A. Haydar FIRAT


Günümüzün en çok tartışılan konusu olan yeni sistemde, ekonomiden hukuka, dış politikaya, sağlığa, eğitime, özgürlüklere ve temel haklara kadar birçok alanda, yığınla sorun yaşandı. Yeni sistemin yürürlüğe girdiği tarihten bu güne değin sorunların çözümünde olumluya giden herhangi gelişme yaşanmadı. Tersine sorunlar daha da katmerleşerek büyüdü. Bu durum yeni sistemi tartışmaya açtı. Yeni sistemin propaganda süreci, halkoyuna sunulması ve uygulamaya konması nasıl bir seyir izledi? İzlenen yöntemler ne kadar meşruuydu? Tüm bunları değerlendirmek, vardığımız nokta açısından önemlidir.
16 Nisan 2017’da yapılan anayasa değişikliği referandumu öncesi, anayasa hukuku konusunda ulusal ve uluslararası düzeyde söz sahibi birçok hukukçu ve siyaset bilimci, referanduma sunulan anayasa değişiklikleri önerilerinin gelecekte çokça sıkıntılara yol açacağına vurgu yaptı. Demokrasinin vazgeçilmez ilkelerinden olan kuvvetler ayrılığı ilkesinin olmadığı, sorunlu bir yönetim modelinin oluşacağı ifade edildi.
Tek merkezden planlanan, iktidarı denetim altında olan yayın organlarınca, Türkiye’nin şahlanacağı bir değişiklik olarak kamuoyuna pohpohlanan, karşıtlarının terör destekçisi, dış mihrakların uzantısı suçlamaları ile karşı karşıya bırakıldığı koşullarda referanduma gidildi. (15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL ile muhalif kesimin propaganda faaliyetlerinin kısıtlandığı bir zeminde) Oylama devam ederken YSK tarafından alınan bir kararla mühürsüz oy pusulaları ile zarfların kabul edilmesi, referandumun meşrutiyetini tartışmaya açtı. İktidar bir sorun olmadığını, referandumun meşru olduğunu söylese de, referandumu hükümetin daveti üzerine gözlemleyen AGİT heyeti (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) 15 maddeden oluşan bir eleştiri raporu yayınlayarak, halkoylamasının eşit olmayan koşullar altında yapıldığına hükmetti. Tüm bunlar, 18 maddeden oluşan anayasa değişikliği referandumunun meşrutiyetinin sorgulanmasına yol açtı.
Nisan 2017 de yürürlüğe giren anayasa değişikliği ile Kasım 2019 yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimleri ani bir kararla öne alındı. Ak Parti ve MHP, Türkiye’nin birikmiş sorunlarına kısa sürede çözüm bulma gerekçesiyle alelacele bir kararla seçimleri 24 Haziran 2018 tarihine aldılar.(Kötüleşen ülke ekonomisinin seçime yansımalarını engellemek ve İyi partinin seçimlere girmesinin önüne geçmek gibi gerekçelerden hareketle seçimlerin öne alındığı, süreç içerisinde anlaşıldı.) Seçim sonrası yeni sistemin uygulamaları doğrultusunda yürütme, yargı ve yasama alanında yapılan değişiklikler ve uygulamalar sorunları içinden çıkılmaz bir noktaya taşıdı. Evrensel hukuk ilke ve kurallarından yoksun, yeni sistem, 31 Mart yerel seçimleri ile gelip duvara tosladı.
 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerinden 9 ay sonra yapılan yerel seçimlerde iktidar bloğunun önemli metropolleri kaybetmesi ve akabinde 23 Haziran’da yenilenen ve (31 Mart’ta başa baş giden ve iktidarın elle tutulur bir gerekçesi olmaksızın iptal edilmesine öncülük ettiği) CHP adayı Sayın İmamoğlu’nun %9,3 lük bir farkla kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediye Seçim sonucu siyasetin doğal seyri ileaçıklanacak bir sonuç değildi. 23 Haziran İstanbul seçimi ile ilgili söylenecek birçok gerekçe gösterebiliriz.Hepsinin de kendisine göre bir önemi ve doğruluğu var. Ama asıl önemli gerekçe kanımca, iktidarın yeni sistemden kaynaklı hukuk tanımaz keyfiliğine yönelik bir tepkininsonucudur.
Yürütmenin yasamaya hesap vermediği veya hesap vermenin çok zor koşullara bağlandığı, yargının iktidara bağlandığı ve yasamanın iktidar üzerindeki denetiminin azaltıldığı (güvenoyu ve gensorunun müesseselerinin işlevsizleştirildiği gibi şartlar) tek elden yönetilen bir idari yapının hiçbir sorunu çözmeyeceğini, bu sisteme destek verenlerde sonunda öğrendi. Ak Parti yönetici ve kadrolarının son zamanda dillendirdiği “eksik, aksak görülen yönleri revize edilmeli” söylemi gerçekçi değildir. Sistemin kendisi demokratik hiçbir özellik taşımayan sorunlu bir sistemdir. Revize edilmesi sorunları çözmez. 16 Nisan 2017 referandumu ile kabul edilen ve yürürlüğe konan yeni anayasa,AK partinin, sürekli ağır eleştiriler yönelttiği, tek parti yönetimi modelinin daha da gerisinde bir yönetim modelinin oluşumuna yol açtı.
Yeni sistem tartışmalarının yaşandığı süreçte, sisteme dair en öz söylemlerden birisi eski Yargıtay başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’a ait. Sayın Selçuk’un sistem için söyledikleri önemli:“Türkiye de halkoylamasına sunulan taslak, başkanlık sistemlerinden esinlenmiş görünüyor. Ama asla ve kata demokrasiyi amaçlamıyor. Hukuku egemen ve üstün kılmıyor. Bir ölümlüyü ölmeyecekmiş gibi her şeye kadir, kadir-i mutlak, tümerkli kılan bir sistem. İktidar parçalanmıyor, tek elde toplanıyor dolaysıyla özgürlük getirmiyor, baskının yolunu döşüyor.” (1) Sayın Selçuk’un iki buçuk yıl önce söyledikleri, tümüyle gerçeğe dönüştü. Toplum ve birey olarak her birimiz bir haliyle bu değişikliklerden etkiledik.
Türkiye, yeni sistemin tümüyle uygulamaya konduğu bir yıl süresince, üyesi olduğu Avrupa Konseyi ve bağlı kurumların, hukuk, demokrasi, temel haklar ve yasama alanında ki kriterlerine uymayan yığınla sorunla uğraşmak zorunda bırakıldı. Destekçilerinin bizi uçuracak dedikleri sistem, ekonomi, dış politika, sağlık, eğitim, hukuk ve sosyal yaşam alanında topluma yeni, olumlu bir şey sunamadı. Sistemin, tüm yönleri ile nimetlerinden yararlananlar dışında (onlarda küçük bir azınlık) kimseye de bir yararı olmadı.        

YÜRÜTME:

Başbakanlık lağvedilerek yürütmenin tüm yetkileri daha da artırılarak Cumhurbaşkanlığına devredildi. Uygulanan yeni sistemdeki işleyişin en tartışılan yönü, yasamaya hesap verme ile ilgili olanıdır. Yürütmenin en önemli ayağını oluşturan Cumhurbaşkanlığı yardımcıları ile Bakanların TBMM’den güvenoyu alma zorunluluğu yeni uygulamayla kaldırıldı. Yeni sistemle halkın temsilcileri olarak mecliste bulunan milletvekilleri, yönetenleri denetleme hakkından yoksun bırakıldı. Yasamanın belli bir konuda Meclis Araştırması yapması, genel görüşme açarak genel kurulda görüşmesi ve milletvekillerinin, Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanların yanıtlamaları istemiyle yazılı soru sorması uygulaması getirildi. Yazılı soru sorma uygulaması ile bir yıl içinde milletvekillerince sorulan soruların ancak yüzde 20’sine cevap verilmiş.
Yeni sistemle, yürütme adına Cumhurbaşkanına verilen yetkiler genişletildi. OHAL ilan etme yetkisi (zaman içerisinde meclis onayına sunma koşulu) veriliyor. Daha önce içişleri bakanının teklifi ile bakanlar kurulunda kararlaştırılan, Cumhurbaşkanının onayına sunulan vali atamaları, iller idaresi yasasında yapılan değişiklikle Cumhurbaşkanın yetkisine bırakıldı. Partili cumhurbaşkanına bağlanan valilerin yetkileri de artırıldı.(Yerleşim alanlarına giriş, çıkış yasağı koymak, seçilmiş belediye meclis üyelerini görevden almak yerine atama yapmak v.s.)(Türkiye’nin 1920-40 yıllarındaki tek parti iktidarı dönemindeki uygulamanın benzeri bir uygulama.) Üniversiteler ve YÖK tarafından belirlenip Cumhurbaşkanına sunulan rektör adayları şimdilerde direk Cumhurbaşkanınca belirlenip atanmaktadır. Büyükelçiler Cumhurbaşkanınca belirlenip atamaları yapılmaktadır.
Yürütmenin ana gövdesini oluşturan tüm kurumların (merkez ve taşra teşkilatlarının yöneticileri) atamaları Cumhurbaşkanı kararnamesi ve kararlarına bağlandı. (geçmişte ilgili kurumlar önerir Cumhurbaşkanı onaylardı.) Yeni uygulama yetki karmaşasının yaşanmasına yol açtı. İşin ehli olmayan, liyakatten yeterliliği olmayan birçok bürokrat ilgisiz görevlere atandı. Bu da verimsizlik ve işlevsizliğe yol açtı.
Soruşturma ve yargılama durumuna bakılmaksızın soyut verilere dayandırılarak, geçmişte birçok belediye başkanı görevden alındı. Görevden almalar, OHAL kararnameleri,İçişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanının tercihleri doğrultusunda yapıldı. Yargıkararı ve müfettiş raporlarına dayandırılmadan keyfi bir şekilde görevden alınan belediye başkan ve meclis üyeleri, yeni sistemle yürütmenin hukuksuzluğu ve keyfiliği hangi boyutlara çıkardığını görmemize vesile oldu. Geçmişte OHAL kararnamelerine dayandırılarak yapılan bu hukuksuzluk, günümüzde yürütmenin hukuk tanımaz keyfiliği ile tekrardan yürürlüğe kondu. Yasalarla belirlenen bir ceza ve soruşturma olmaksızın Diyarbakır, Mardin ve Van Büyükşehir belediye başkanları görevden alınarak yerlerine kayyum atandı.
Yürütmeye ait kamu kurumları ile iktisadi kurumların çoğunluğu (Sayıştayca denetlenen hariç) iktidar tarafından belirlenen denetim kurulları tarafından denetleniyor. Bu durum denetim işleyişinin güvenirliğinin tartışır hale gelmesine yol açıyor.
Türkiye’nin kamuya ait en büyük kurumlarının tümüne yakınının (Ziraat, Halk Bankaları, PTT, THY, Borsa İstanbul, Çay- Kur, TÜRKSAT, Türk Telekom, BOTAŞ, TPAO, ETİ Maden, Türkiye Denizcilik İşletmeleri ve Antalya, İstanbul, Isparta vs. kentlerde hazineye ait bir kısım taşınmazlar)belli orandaki hisseleri Türkiye Varlık Fonu’na devredildi. Başkanlığını Cumhurbaşkanı’nın ve Başkan Yardımcılığını Hazine ve Maliye Bakanını yaptığı,yönetim kurulunun Cumhurbaşkanı tarafından belirlendiği Türkiye Varlık Fonu’nun, denetimi de iktidar tarafından belirlenen bağımsız denetim kurullarına verildi.
Varlık Fonu bünyesine alınan tüm kurumlar, halkın vergileri, topluma ait kaynaklarla kurulan ve ülke ekonomisinin dinamizmini sağlayan kurumlardır. Bu kurumlar fona devredilerek Meclis ve Sayıştay denetiminin dışına çıkarıldı. Varlık fonu bünyesinde bulunan kurumların kaynaklarını kullanım yetkisi o kurumların yönetiminden alınarak dolaylı yoldan fona verildi. Bu durum gelecekte ciddi sorunlara yol açacaktır. Belli bir amaç için kurulan kurumların, kaynaklarını başka alanlar için kullanılması ve bunun halkın temsilcisi, meclisin bilgisi dışında yapılması, demokratik tahammüllerle bağdaşmayan bir durum yarattı. (Örneğin, kurulduğu günden bugüne kadar hep kar eden Çay-Kur’un fona devredilmesi sonrası zarar etmesi. Anlaşılan bu kurumun gelirleri amacının dışında diğer alanlarda kullanılmış.)
Halkın vergileri ve ekonomik değerleri ile oluşturulan bütçe ve kaynaklar, fonlara aktarılıp, sonrasında yasama ve dolaylı olarak yargının denetimi dışına çıkarıldı. Bu uygulama ile oluşturulan bütçenin nasıl harcanacağına halkın seçtiği temsilcilerin karar vermesinin yolu kapatıldı. İktidarlar, halka hesap verme araçlarını ortadan kaldırdığında keyfilik baş gösterir. Şimdilerde yaşadığımız kuralsızlık, üretimsizlik, yoksulluk, işsizlik ve usulsüzlükler, denetim mekanizmalarının azaltıldığı yeni yönetim sisteminin ürünüdür.
        
YARGI:

Yargıdaki tüm atamaların belirleyicisi olan (HSK) Hakimler ve Savcılar Kurulu’nda yapılan değişiklikler (16 Nisan referandumu sonrası) yargıyı yürütmenin güdümüne soktu. (Geçmiş dönemlerde de sorunlu olan bu kurul partili Cumhurbaşkanlığı sistemi ile daha da sorunlu bir hale geldi) Adalet Bakanının başkanlık ettiği HSK ya Adalet Bakan Yardımcı üye ve başkan yardımcısı olarak atandı. (Anayasa değişikliğine ihtiyaç duyulmaksızın müsteşar yerine atandı)
HSK, kanalıyla iktidar mahkemeler ve yargıçlar üzerinde, tartışmaya açık birçok karara imza attı. İktidarın benimsemediği kararlara imza atan ceza ve idari mahkemelerin üyelerine yer değişikliği ile gözdağı verdi. Aynı kurul kararı ile oluşturulan İstinaf Mahkemeleri, iktidarın olumlu bulduğu kararların alınmasının yolunu açtı. (Cumhuriyet gazetesi davası, Selahattin Demirtaş davası gibi) Anayasa Mahkemesi üyelerinin atanmasında iktidarın rolünün artması, (15 kişilik Anayasa mahkemesi üyesinin 12’sinin atanmasında iktidarın ve tek bireyin rolünün, belirleyici faktör olması) Anayasa mahkemesi kararlarını tartışmamıza vesile oldu. (Gezi davası, Osman Kavala, tutuklu gazetecilere yönelik hak mağduru iddiasının yaşanmadığını belirten kararlar gibi)
Hukuk alanında yaşadığımız sorunlar, Türkiye’nin üyesi olduğu AHİM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) karar ve ilkeleri ile çelişmektedir. Geçmişten günümüze sorunlu olan hukuk, yeni sistemle daha fazla bağımsızlığını ve özerkliğini yitirdi.
Türkiye’nin eski AHİM yargıcı Sayın Rıza Tüzmen’in Anayasa değişikliği sonrası hukuk ile ilgili yaptığı değerlendirme adaletin neden değerli olduğuna iyi bir örnektir. “Hukukun özü de amacıda adalettir. Yargı iktidarın denetim altına girmişse, hukuk araçsalmışsa, hukuk adalet değil, siyasal iktidara hizmet eder. Hukuk devleti ve onunla birlikte demokrasi ortadan kalkar. Onun yerine hukukun tek bir adama endekslendiği otoriter, totaliter bir rejim gelir”. (2)
Geçmişten günümüze, İstiklal mahkemeleri, DGM, Sıkıyönetim Mahkemeleri ve özel yetkili ağır ceza mahkemeleri gibi birçok hukuksuzluğa imza atmış mahkemelere tanıklık etmiş bir toplumuz. Günümüzde HSK tarafından ataması yapılan Ceza Mahkemeleri ile siyası davalara bakan Ağır Caza Mahkemeleri benzer özellikler taşımaktadır. Yeni sistemle, hukuk alanında getirilen değişiklikler evrensel hukuk normlarına uymayan, kuvvetler ayrılığı ilkesi ile bağdaşmayan bir zemin yaratarak, hukukun geçmişten çok daha fazla siyasalaşmasının önünü açtı.
        
YASAMA:

2017 Anayasa değişikliliği ile yetkileri kısıtlanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, 24 Haziran 2018 de yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimleri ile kurulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli ile daha da işlevsiz hale geldi. Üye sayısı 600’e çıkarılarak, güçlendirildiği iktidar tarafından dillendirilse de, genel secimden sonraki bir yılda gerçeğin öyle olmadığını hep birlikte gördük.
Yürütme üzerinde denetim mekanizmaları azaltılan parlamento ve milletvekilleri mevcut uygulama ile yazılı soru sorma ve cevabını beklemenin ötesinde bir denetim mekanizmasına sahip değiller. Hükümete yönelik güvenoyu uygulamasının kaldırılması, meclisi iktidar nezdinde güçsüz bırakan bir sonuç doğurdu. Milletvekillerince verilen yazılı soruların Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Bakanlar tarafından zamanında cevaplandırılmadığı veya hiç cevaplandırılmadığı muhalefet milletvekillerince rakamlarla üzerinden kamuoyuna duyuruldu.
Yürütmeyi, tüm yönleriyle denetleyemeyen veya denetleme araçları kısıtlanmış bir parlamento verimli olamaz. Yeni sistemle kısa bir sürede topluma yansıyan görüntü bu. Yetkileri genişletilmiş yürütmeyi denetleyen güçlü bir parlamento demokrasinin vazgeçilmez bir ilkesidir.
        
SONUÇ:

Yönetenleri denetleyen ve yargılayan, demokratik mekanizmaların ortadan kaldırıldığı ve güçsüzleştirildiği, danışmanlardan kurulu tek merkezden, bir azınlık tarafından yürütülen sorunlu bir sistem mevcut.
Bu nedenle, yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğu geniş bir kesim ortak düşüncesi. Eski Yargıtay Başkanı Sayın Sami Selçuk’un önerisinden hareketle, yeni bir anayasa önerisi toplumun tüm katmanlarının görüş ve önerilerine açılmalı. Sayın Selçuk önerisinde: “Anayasa yapmak için bir kurucu meclis kurulmalı, yepyeni bir anayasa ile yürümeyi sürdürmeliyiz. Bu anayasa mutlaka erkler ayrılığı, güçlü bir yargı erkinin bağımsızlığı temelleri üzerinde kurulmalıdır. Kurulmalıdır ki her boydan insanlar Ankara’da yargıçlar var diyebilsinler’ (3)
Türkiye’nin yeni anayasası, geçmişte yapılan Anayasalar ve anayasa değişikliklerinden farklı olmalı ki, sorunlar karşısında her on yılda yeni bir anayasa veya anayasa değişikliği tartışması yaşamayalım. Bu nedenle toplumda farklılıkları olan, tüm kesimlerinin temsilcilerinin görüş ve önerilerini sunacağı bir zemin yaratılmalı.
Nasıl bir anayasa, teknik boyutuyla nasıl olmalı,hukukçuların alanına giren bir konu. Hukuki konuların dışında ki öneriler, sorunları anayasal ve yasal güvencelere kavuşturulmayan tüm kesimleri kapsamalı. Yaşadığımız tüm sorunların temelini oluşturan kimlik ve inanç sorunu yeni anayasanın temelini oluşturmalıdır.
Yeni anayasada Türkiye’nin kuruluşunda önemli bir yere ve röle sahip, ülkenin Türklerle birlikte aslı unsurları olarak var olan (bugüne kadar yapılan anayasaların hiç birisinde yar almayan) Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler ve kendilerini Türkler dışında bir halk ve azınlık olarak gören tüm kesimlere anayasada yer verilmeli. Varlıkları anayasal güvenceye alınmalı. İnanç grupları olarak varlıklarını sürdüren anayasal ve yasal güvencelerden yoksun Aleviler, Hıristiyanlar, Yahudiler ve Ezidiler’in ve farklı inanç gruplarının,farklılıkları anayasal güvenceye alınmalı.
Bu temel evrensel haklar ve talepler ilke edinerek hazırlanacak bir anayasa Türkiye’nin sorunlarından arınmasına zemin yaratacaktır. 20.08.2019


1-Cumhuriyet Gazetesi 28 Şubat 2017 Olaylar ve Görüşler.
2-Cumhuriyet Gazetesi 13 Temmuz 2017 Makale.
3-Cumhuriyet Gazetesi 2 Mart 2017 Olaylar ve Görüşler.


        

primi sui motori con e-max

Topluluk

PAK û PSK li Enqereyê ligel
Serokê Giştî yê PAKê Mustafa ...
Hevdîtinên PSK û PAKê li
Serokê Giştî yê PAKê Mustafa ...
PAK û PSKyê lî Engereyê hevdîtin
Serokê Giştî PAKê Mustafa Ozçelîk, ...
Partiya Sosiyalîst a Kurdistan û
Şandeke Partiya Sosiyalîst a ...
Hevdîtina PSK û KOMELA
Heyeta Partiya Sosyalîst a ...
Hevditina HDKÎ û PSK
Heyetek ji Partiya Sosyalîst a ...
PSK Serdana PDK (Rojhilat) Kir
Heyetek ji Partiya Sosyalîst a ...
Hevditina PSK û PŞK
Dengê Azad-HewlêrDi roja ...
Heyeta PSK Serdana ENKS Kir
Dengê Azad-HewlêrDi 15.01.2019’an ...
Hevdîtîna Heyeta PSK û Partiya
Heyata Partiya Sosyalîsta ...
PSK, PDKİ görüşmesi
PSK Genel Başkanı Mesud Tek, ...
PSK Heyeti YNK’yi ziyaret etti
19 Temmuz günü PSK Genel Başkanı ...
PSK-Pêşverû Görüşmesi
Güney Kürdistan’da bulunan ...
Mesud Barzani PSK Heyeti İle
PDK Genel Başkanı Mesud Barzani, ...