Demokrasi Mücadelesi ve Örgütlenme Üstüne

Ümit Tektaş

[email protected]

30.01.2022

Demokrasi mücadelesi*

Demokrasi mücadelesi üstüne ayrıntılı biçimde yazmadan önce kısaca demokrasi ve demokrasi mücadelesinden söz etmek istiyorum. Bilindiği üzere tarihte demokrasiyle yönetilen ilk toplum olarak kabul edilen Eski Yunan’dan günümüze kadar, demokrasi kavramı çeşitli evrelerden geçmiştir.  Ayrıca demokrasi kavramının, siyaset kurumunun ve toplumun ihtiyaçlarının etkisiyle zaman içinde değişime uğradığı, yeni anlam ve içeriklere kavuştuğu, kimi politik pratiklere özne kılındığı birçoğumuz tarafından biliniyor. Bunun için kâğıt üzerindeki tanımlar, demokrasi söz konusu olunca iddia edilen kavramlaştırmalar oldukça fazladır. Özetle demokrasi, bir yandan yönetim biçimidir. Bir yandan da birbirini izleyen, geçmişi ve geleceği arasında sarsılmaz bağları olan ve iç içe geçen halkalardan meydana gelen bir zincirdir.

Esas amaçlar, demokratik görevler ve demokrasi mücadelesi

Demokrasi nosyonu (kavramı) gibi, demokrasi mücadelesi ve bu mücadeleye özne yapılan bütün aksiyonlar, tarih boyunca insanlık tarafından üzerinde en fazla tartışmaların yapıldığı alanlardır. Öyle ki konuya dair, yani demokratik görevler ve demokrasi mücadelesi ilişkisi üzerine, hepsi de sol ve sosyalizm ideolojisi tarafında yer alan başta Marx, Engels, Lenin ve Stalin olmak üzere sayısız ismin eseri vardır. Özellikle Lenin’in konuya değinen yığınla makalesi, yazısı mevcuttur.

Hiç kuşku yok ki solun, sol değerlerin, emek kesimlerinin özgürlük yolundaki yürüyüşü, yıllarca süren serüveni egemenlerin demokrasi konusundaki ufkunu açmış, istençsizliğe rağmen onlara yol göstermiştir. Hakeza egemenleri, belli düzeyde kabul edilebilir demokrasi yoluna sokmuştur. Tarihsel geçmişi nedeniyle girift olan bu konuda Lenin, proletaryanın her kararlı ve tutarlı demokratik talebi, dünyanın her yerinde ve her zaman, burjuvazinin irkilmesine neden olur manasında bir cümle kurmuştur. Diğer yandan sol ve emek kesiminden gelenler, uzun yıllar boyu Batı Avrupa demokrasilerinin kaynağının, sosyalist ülkelerin varlığı ve etkisi olduğunu ileri sürmüştür. İnsanlığın mücadele tarihi, her dönemde iki görev arasındaki diyalektik bağı tartışmıştır: Ekonomi ve demokrasi ilişkisini... Buna rağmen insanlar, sınıf temelli olsun ya da olmasın ekonomik mücadeleyle demokratik mücadele arasındaki ilişkiyi yeterince kavrayamamıştır. Kendisini özne kıldığı mücadele ortamında, uğrunda koşturduğu kavramların sorunlarıyla karşılaşmış ve dolayısıyla özgül koşullara bakılmaksızın, ya siyasal özü olan demokratik mücadeleyi, ya da ekonomik mücadeleyi reddetme eğilimi göstermiştir. İhtiyaç duyulduğu bütün zamanlar için kaçınılmaz olan demokratik mücadelenin, aynı zamanda kitlelerle bağ kurmak için yadsınamaz bir görev olduğunu unutmamak gerekir.

Ulusal demokratik görevler yerine burjuva demokratik görevleri ikame etmek esas amaçlardan sapmak, amaçlar uğrunda mücadele ederken ciddi zaaflara düşmek demektir. Keza demokratik görevler, demokrasi mücadelesi ve demokratik ortama geçiş çabaları, bütün sosyal kesimler bakımından hem ayrıştırıcıdır hem birleştiricidir. Herhangi otorite, baskı ve zulüm rejimi karşısında demokratik görevleri acil ve öncelikli saymakla demokrasi hattını genişletme konusundaki esneklik arasında, temelden farklar vardır. Demokrasi hattı veya demokrasi cephesi, kendisi demokrat olmayanlarla genişletilecek, esnek hale getirilecek düzlemde ilerleyebilen bir nesnellik değildir. Anlık ve geçici işler, pratik ortak adımlar ayrı, hedefler uğrunda kalıcı çabalar göstermek, gerçekçi ve sürdürülebilir mücadeleler vermek ayrıdır. Demokrasi mücadelesinin içinde yer almak, demokratik ortam için kavga vermek, ille de süreçlerin öncelikli öznesi, en geniş manadaki paydaşı, birinci muhatabı olmayı gerektirmiyor. Esas amaçları karartmadığı sürece proleter olmayan acil ve geçici görevler edinilebileceğini söyleyen Lenin, Marksist için sorun, sadece iki aşırı ucun her birinden de kaçınmaktır, vurgusu yapıyor. Bu yaklaşım ister ulusal mücadele ister iktidar ister özgürlük mücadelesi olsun, Lenin’in, ne uğrunda mücadele edilirse edilsin odağın karartılmaması esasına inandığını gösterir. Lenin’e göre bir yandan, proletaryanın bakış açısından, proleter olmayan herhangi bir acil ve geçici görevle hiçbir şekilde ilgilenilmediğini söyleyenlerin hatasına düşmemek ve öte yandan, proletaryanın acil, demokratik görevlerin yerine getirilmesinde iş birliğinin, onun sınıf bilincini ve sınıfsal farklılığını karartmasına izin vermemek, önemlidir.

Özgürlük mücadelesiyle özgür ortam, demokrasi mücadelesiyle demokratik ortam arasındaki sarsılmaz ve birbirini besleyen bağlar, kimi zaman anılan kavramları doğru anlamayı zorlaştırır, onları karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getirir. Bir şeyden sapmak ve amaçlardan uzaklaşmak her zaman mümkündür ama doğru adımlar atılmazsa demokrasi ve özgürlük ararken ikisinden birden sapmak çok daha olasıdır.

Herhangi ara aşamayı, toplumsal süreci göz ardı eden ve yok sayan hayalci hamleler yerine güncel ve gerekli olan mücadele birliklerine odaklanmak, günün sonunda örgütsel birlik için de hayli yararlıdır. Örgütsel yapılar için kazanımları olan ve hayali aksiyonu reddeden, akla ve sosyal süreç gerçekliğine uyan uygulamalar tercih edilmelidir.  Son aşamada, esas olan hayatın içinde kalma ve gerçekçi olma bilincidir. Soyut bir şekilde hedefler koyan, bağlaşıkları konusunda gerçekçi davranamayan ve debdebeli işlere sabırsızlıkla atlayan demokrasi mücadelesi ortaklığı, önünde sonunda sükûtu hayaldir. Sürekli mücadele iradesi, aksine her konuda aksiyon almak değil, alınan aksiyonları eylemlilik çizgisinde, içerikli ve anlamlı kılmaktır. Söz gelimi Stalin, kendinden önceki rejimden, idare sisteminden daha ileri ve iyi olduğu için demokratik cumhuriyet talebinin önemini ve gerekliliğini vurguluyor ve bunu coşkunlukla savunuyor. Josef Stalin, daha geri veya daha ileri arasında mücadele hattı beliren ülkelerde demokratik mücadelenin özünü şöyle özetliyor; Bugün demokratik bir cumhuriyet talep ediyoruz. Demokratik bir cumhuriyetin her bakımdan iyi ya da her bakımdan kötü olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır söyleyemeyiz! Neden? Çünkü demokratik bir cumhuriyet sadece bir açıdan iyidir: feodal sistemi yıktığı zaman; ama bir başka açıdan kötüdür: Burjuva sistemini güçlendirdiği zaman. Bu nedenle biz diyoruz ki: demokratik cumhuriyet, feodal sistemi yıktığı sürece iyidir ve onun için savaşırız; ama burjuva sistemini güçlendirdiği ölçüde kötüdür ve biz ona karşı da savaşırız. (Stalin, Anarşizm mi Sosyalizm mi? Diyalektik Materyalizm)

Yaşadığı dönemin en iyi Marksist’i olarak anılan Lenin, demokratik talepler ve dolayısıyla demokrasi mücadelesi konusunda Marks’tan da alıntılar yaparak şunları söylüyor: “Küçük-burjuva demokratların aksine, Marks istisnasız her demokratik talebi mutlak değil, burjuvazinin önderliğindeki halk kitlelerinin feodalizme karşı mücadelesinin tarihsel bir ifadesi olarak gördü. (...) Pratikte, proletarya bağımsızlığını ancak cumhuriyet talebini dışlamadan, tüm demokratik talepler için mücadelesini, burjuvazinin devrilmesi için devrimci mücadelesine tabi kılarak koruyabilir.” [Lenin, Ulusal Sorunda Marksizm ve Prudonizm (Pierre-Joseph Proudhon, anarşist olarak adlandırılan Fransız ekonomist ve düşünür)]

Mutlaklaştırma ve araç kılma tartışmaları bir yana dursun, demokrasi, günümüz dünyasının ekseriya yönetildiği bir sistemdir. Hakeza demokrasi mücadelesi de insanlığın çoğunlukla ilgilendiği yaygın ve güncel bir süreçtir. Her kılığına, yeterli yetersiz haline karşın, günümüze kadar gelen demokrasi yönetimleri için, içtenlikli, öncelikli ve birincil olarak bir şekilde demokrasi mücadelesi verilmektedir. Zira pratiği ve içeriği yönünden demokrasi hakkındaki tartışmalar, insanlık daha iyisini buluncaya kadar devam edecektir. Keza ideal düzen arayışı içinde olmak ve bir türlü bu düzene kavuşamamak, bu yöndeki çetin mücadeleleri ve tartışmaları devamlı canlı tutacaktır. İnsanlığı ideal düzene götürüp götüremeyeceği fikrinden bağımsız olarak, unutmamak gerekir ki demokrasi mücadelesi, demokrasi yürüyüşünün ve demokratik yönetimin başlangıç noktasıdır.

Hiçbir amaç uğrunda; liberal, komünist, sosyalist, muhafazakâr, anarşist ve faşist düşünürlerin hepsi beraber, bugüne kadar birbirine benzer ve ortak şeyler söylememiştir. Hakeza anılan kesimler hiçbir meram yolunda ortak mücadele etmemiştir. Taleplerinden ve mücadele yöntemlerinden bağımsız olarak söz konusu kesimlerin büyük bölümü, kendi sistemlerinin erdemlerini ön plana çıkarmalarına rağmen, demokrasi mücadelesinin önemine ve gereğine inanmışlardır. Bunlardan ötürü de demokrasi mücadelesinin çok zor ve meşakkatli bir tarihi ortaya çıkmıştır. Sınıf mücadelesi kadar keskin ve kahredici olmasa da, demokrasi mücadelesi de hayli çetindir.

Nasıl yürütüldüğünden ve kimlerle birlikte hareket edildiğinden bağımsız olarak, demokrasi mücadeleleri, insanlığın günümüz uluslararası ortak dağarcığınca, demokratik talepler havuzuna büyük bir katkı ve emek sunmuştur. Zira uğrunda mücadele edilen demokrasiler, bilinen ve toplum kesimlerini sistemlerle uyumlu hale getiren en güvenli ve birey odaklı olan yapılardır.

Demokrasi mücadelesinin demokrasiyle, demokratik ortamla sıkı ilişkisi vardır. Egemenlerin ve tröstlerin izin verdiği kadar var olan ve kendini hissettiren demokrasi, gerçekte ise yoksul halk kesimlerinin ve emekçilerin işine yaramaktadır. Zira demokrasi talebini kuvvetli bir istem olarak ortaya koyanlar ne meclis partileridir ne işçi ve emekçi sınıflarının örgütü zannedilen sendikalardır. Öncü güç, dinamik kesim, toplumun bilinçli unsurları gibi raflara konularak yapılan bu ayrım, hakikatte demokrasi istemini ve demokrasi mücadelesini zayıflatır. Esasen demokrasi talebi, geniş halk yığınlarıyla beraber, örgütlü dinamik kesimlerin de içinde bulunduğu geniş ama zayıf ve güçsüz kitlenin istemidir. Emekçilerin, özgürlük ve demokrasi talebi olan kesimlerin yerleşik olduğu mahalle güçsüz olduğundan, bu kesimler, önce kendi hizmetindeki siyaset zeminini genişletmeli, büyütmeli ve güçlendirmelidir. Ayrıca demokrasi, sadece talep edilir bir şey değildir, içselleştirilir ve demokrasinin kendisi olunur. Bununla birlikte, demokrasinin kurumları güçlendirilir ve demokrasinin kurallarına bağlı kalınır. Hatta bu da yetmez,  ilgili süreçleri geliştirmek ve süreçlere sadık kalmak için gerçek anlamda ve ikirciklik yaşamadan demokrat olunur.

 

Demokrasi mücadelesi sahte gündem ve söylemlere feda edilmemelidir

Demokrasi mücadelesinin pek çok tanımı, pek çok yolu ve biçimi vardır.  Her türlü mücadele, kiminle verildiği, bağlaşıklarının kim olduğu, ittifak güçlerinin hangi kesimlerden oluştuğu süreçlerle tanımlanır ve hak ettiği anlamını bulur. Demokrasi mücadelesi, aynı zamanda bir sınıfın başka sınıflar üzerindeki tahakküm aracı olan devlet aygıtına egemen olan tutucu güçlerle toplumsal gelişmeden yana olan güçler arasındaki mücadele olarak tarif edilir. Bu gibi zeminler ve toplumsal gerçeklikler karartılmadan, uydurulmuş başka gerçekliklerin arkasına gizlenmeden, sahte gündem ve söylemlere feda edilmeden verilen mücadele, amaçlar uğrundaki mücadeleye iz düşer, hizmet eder.

Demokrasi mücadelesi, burjuva demokratik devrimler sürecinde ortaya çıkan modern anlamdaki demokrasiyle birlikte, insanlığın gündeminde beliren bir istemin aracıdır. Tarih sahnesinde beliren bu mücadele yöntemi, yani demokrasi mücadelesi, dinamik bir süreçtir ve koşullara göre değişim gösterir. Bu değişim, talepler düzeyinde ve mücadele dinamikleri biçiminde farklılıklar yaratır. Demokrasi mücadelesinin zenginleşerek gelişmesini sağlayan olgu, sınıf farklılıkları, yönetimsel tercihler ve toplumdaki karşıt sosyal güçler arasındaki zorlu çabadır. Demokrasi mücadelesi içinden süzülerek ve insanlığın talepler manzumesinden damıtılarak hatta çetin kavgalar verilerek bugüne gelen her şey gösteriyor ki, ilerlemeden yana olan güçler, kurulu düzene karşı çıkmakta, hak ve özgürlüklerin gelişmesi için mücadele etmektedirler. Bununla birlikte insanlığın daha iyiye, daha güzele ve daha insanca olana dair isyanının içinde taşıdığı bir dizi demokrasi talebi; gâh demokrasi mücadelesinin rengini ve şiddetini, gâh demokrasi bağlaşıklarını belirlemektedir. Düzen içi demokrasi anlayışının baskısı ve etkisi alanında soğurulan talepler manzumesini, gerçekleri arkasına gizleyen sahteliğe ve yapay olarak sunulan gerçeklere kurban etmemek gerekir. Devletin ya da ayrıcalıklı zümrenin toplum kesimleri üzerinde kurduğu hegemonyaya, demokratik ortamı sınırlayan her türlü faaliyete, mutlak suretle karşı durmak ve itiraz etmek gerekir. Uydurulmuş gerçeklik üzerine oturan nizama, yalnızca emekçi halk yığınlarının ve gerçekten demokrasi talebi olanların mücadele birliğiyle demokratik ve adil düzen kurularak son verilebilir.

Gelinen aşamada, genel demokrasi mücadelesinin son elli yıllık yakın geçmişine bakıldığında, kalıcı ve istikrarlı bir demokratik ortam yönünden, köklü ve esaslı bir değişimin yaşanmadığı görülmektedir.  Toplumsal düzene yaptığı sınırlı katkıları bir kenara bırakırsak, her kesimle ortaklaşarak verilen demokrasi mücadelesinin Kürt sol hareketine, ulusal demokratik Kürt hareketine, Kürt halkının emekçi ve yoksul kesimlerine gözle görülür elle tutulur ve dişe dokunur bir yararı olmamıştır. Hakeza aynı iddia Türk halkı ve Türk kimlikli kesim için de geçerlidir. Çünkü bugün de Kürt ve Türk halkının yakıcı bir şekilde demokrasiye ve demokratik ortama ihtiyacı vardır. Doğru bir çizgi üzerinde, doğru bir biçimde tanımlanmayan demokrasi kavramı, sağlıklı bir demokrasi mücadelesinin doğru ve etkin rotasını çizmekte son derece zorlanır. Bizatihi sınıf mücadelesi ürünü olan demokrasi kavramının kendisi, yeni bir sınıfsal kategori oluşturmanın aracı kılınırsa, ittifaklar ve bağlaşıklar konusunda ciddi sorunlara yol açar. Küresel Egemenlik Sistemi ve onun hizmetindeki devlet, emrindeki bütün kurumlarıyla ve elindeki bütün olanaklarıyla her zaman statükoyu (mevcut durum) savunmaktadır. Zira bu, arzu ettiği biçimdeki geleceği inşa etme yolunda, onun çıkarına hizmet etmektedir. Hakça ve daha adilce bir yönetimden ve paylaşımdan yana olan, ekonomik, sosyal ve siyasal yaşamda halkçılığı ve halka yakınlığı esas alan toplumsal güçler, her geçen gün biraz daha değişim ve gelişim süreçlerini zorlamaktadır. Burjuvazi ve onun emrindekiler talepleri frenlerken halka dönük hareketler içinde olanlar ve daha adil, daha özgür, daha gelişmiş, daha ileri, daha eşitlikçi bir toplum isteyen güçler, demokrasinin gelişmesi için mücadele ederler. Zira bu karşıtlık, değişik kesimlerden meydana gelen sınıflı toplumların doğasında vardır. 

Örgütsel sorunlar, demokrasi mücadelesi veren yapıları hem zayıf düşürür hem de bu yoldaki çabalarını ve güçlerini olumsuz yönde etkiler. Genel olarak kendisini demokrasi güçleri içinde sayan siyasal organizasyonların her türlü sorunları, ilgili süreçler hakkında sağlıklı biçimde karar almalarını, onların aksiyoner olarak emekçilerden yana bir demokrasi cephesi yaratmalarını zorlaştırır. Kimi siyasi yapıların görece iki ve daha çok merkezli pencereleri, hele iç ve dış siyaset odakları, olası olumlu katkıları silikleştirir ve belirsiz hale getirir. Siyaset sahnesindeki zayıf politik yapıların daha güçlülere payanda olma, daha güçlülerin arkasına takılma, daha güçlülerin yarattığı gündemlerin peşi sıra sürüklenme gibi yüz yüze bulunduğu ciddi örgütsel sorunları vardır. Demokrasi mücadelesi, kâğıt üzerinde, belki de en önemli genel mücadele konuları içinde olmasına rağmen, zayıf partiler için yeni arayışlar, iç sorunlar, örgütsel ve özel konular arasındadır. Kısaca kahir ekseriyetin üzerinde anlaştığı ortak noktalara, ortak sorunlara odaklanmak, hak ve özgürlük alanındaki talepleri olanlarla buluşmak, marjinal (uçta) ve körü körüne inanışların aksine hareket eden ayrıksı kesimlerle bir arada olmak gerekir. Kanımca en sağlıklı ve isabetli demokrasi mücadelesi bu şekilde olur. Düzen içi yapılarla, düzenin sistemine şu ya da bu şekilde eklemlenmiş partilerle, ulusal özgürlük talebi dâhil çok ciddi sorunları olan toplum kesimlerinin çıkarına olan doğru bir demokrasi çatısı örülemez, emekçi halk yığınlarının yararına demokrasi cephesi kurulamaz. Olsa olsa egemenlerin izin verdiği, müesses nizamın kabul ettiği kadar bir demokrasi mücadelesi içine girilebilir. Ayrı düşünceden ve farklı bakış açılarından kaynaklanan fikir ayrılıkları başka zamana bırakılsa bile, üzerinde anlaşılan demokrasi programı, baştan aşağı bütün süreci belirleyecektir.

Unutmamak gerekir ki yanlış anahtarla doğru kapılar açılmıyor. Öyleyse yanlış anahtarla yollara çıkılmamalı ve yeni hayal kırıklıkları yaşanmamalıdır. Benzer hedef ve amaçlara sahip olmayan yapıların, rüzgârın etkisine ve zamanın ruhunun sihrine kapılarak demokrasi mücadelesinde ortaklaşmaları nedeniyle iç bünyelerinde yeni sorunların oluşması, zaten zayıf olan politik yapıları kaçınılmaz olan bu türden sıkıntılarla daha da zayıf düşürülmemelidir. Halka yakın olmayı, halkın çıkarına odaklanmayı ihmal etmeden ve mahalle baskısına boyun eğmeden, partilerin özgün gündemleri doğrultusunda çalışması gerekir. İnanıyorum ki doğru ve açık bir şekilde bilgilendirilmiş bir halkla hareket eden politik kadrolar, sağlıklı ve gerçekçi bir demokrasi mücadelesi konusunda şu ya da bu şekilde çıkış yolunu bulur. Hakeza doğru bir zeminde siyaset yapan kadrolarla ve sağlıklı bilince sahip olan bir halkla beraber yapılan hamleler ve atılan adımlarla doğru anahtar elde edilir. Yukarıdaki paragraflarda ifade edildiği gibi, süreçlere denk düşen girişimlerle adeta bir maymuncuk gibi her türden zorluğun ve zorun kilidi açılır. Hiç kuşkusuz ki kökleşmiş inanışlara aykırı olarak ileri sürülen düşünce gruplarının istemleriyle buluşmak, toplumun dezavantajlı kesimleriyle iletişim kurmak, sağlıklı bir demokrasi ortamına erişmeyi kolaylaştırır. Zira aykırı düşünce, konjonktür (geçerli durum) olarak ve büyük ölçüde egemenlerin tekelinde olan demokrasi söylemini, klişeleri boşa çıkarır, geniş halk yığınlarının yararına olanı hayata geçirir.

Artık bütün gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde, yani dünyanın dörtte üçünden fazla bir nüfus alanındaki siyaset sahnesinde, Amerika’daki gibi demokratlar ve cumhuriyetçiler vardır. Başka bir deyişle sözde sağcılar ve sözde solcular… Demokratlar gelir, cumhuriyetçiler gider; cumhuriyetçiler gelir demokratlar gider. Kimin gelip gittiğine bakılmaksızın bütün iktidarlar (hükümetler), egemenlere, yani muktedirlere hizmet etmektedir. Küresel Egemenlik Sistemi, bunu gelişmekte ve gelişmiş olan ülkelerin hepsinde paralel şekilde uygulamaktadır. Anılan yöntem, böl ve yönet politikasının şimdiki metodudur. Bu, aynı zamanda egemen güçlerin sahneye koyduğu yeni oyundur. Dünya, sözde sağ ve sözde sol partilerin dümenindeki hükümetler eliyle şekillenerek ilerliyor. İktidar odağı, sözde sağdan ve sözde soldan birer hükümet bloğu yaratarak toplumu, gerçeklerin arkasına gizlendiği gerçeklerle oyalıyor. Tabiri caizse halkın ezici çoğunluğunu kandırıyor. Aradaki kimi nüansları (ince ayrım), önemli ayrı noktalarmış gibi topluma sunan Küresel Egemenlik Sistemi’nin emrindeki medyanın ekran yüzleri ve anılan güce hizmet etmekten büyük mutluluk duyan akademi dünyasının bilim insanları, her türlü yolu deneyerek toplumun farklı kesimlerini olup bitenlere hazırlıyor. Hal böyle olunca, bu döngüye hizmet eden her adım etraflıca sorgulanmalı, demokrasi söylemlerinin ne kadar içten olduğuna ve demokrasi talep edenlerin gerçekte demokrasi yanlısı olup olmadığına dikkatle bakılmalıdır.

 

Demokrasi kavramı anılmaksızın, demokrasi mücadelesinin içeriğini ve bağlaşıklarını tartışmak imkânsızdır

İster uğrunda mücadele verilsin ister herhangi amaca araç yapılsın, demokrasi; son 50 yıldır itilip kakılmasına, ötelenmesine, ihmal edilmesine, sürekli olarak iç ve dış siyasetin malzemesi haline getirilmesine rağmen hala dezavantajlı toplum kesimlerinin peşinde koştuğu, kendisi için iyi bir yönetim saydığı sihirli bir yönetimsel kavramdır. Bununla beraber demokrasi, siyasi partilerin dizayn edilmesi (tasarlanması), toplumun dezavantajlı ve üretici kesimlerinin umutlarının diri tutulması için bir malzemeye, bir dayanağa, bir gerekçeye ve hükümet odaklı toplum kesimlerinin bir acil kaçış rampasına dönüştürülmüştür. Böyle bir zeminde kim ya da kimlerle demokrasi mücadelesi verildiğinin, mutlak suretle altı çizilmelidir. Demokrasiyi dizginleyenlerin değirmenine su taşıyanlarla, demokrasi oyununu sahneleyen oyuncularla demokrasi mücadelesi vermek olanaksızdır. Bu alana çok uygun düşen ve amiyane tabirle söylenen bir söz vardır: Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Söz gelimi günümüz politik ortamında ve ilan edilen hedef ve amaçları hatta konumları bağlamında meclis patileriyle demokrasi mücadelesi vermek, neredeyse boş havaya yumruk sıkmaktır. Zira partilerin, toplumdaki hassasiyetleri kullanma ve hassasiyetler üzerinden siyaset üretmesi, partilerin içinde debelendiği kısır döngü, onları birbirine benzetmekte, çizgileri ve renkleri ayrı olsa da onları aynı desene hapsetmektedir.

Doğrusunu söylemek gerekirse hükümetlerin ve muhalefetin aynı düzen içinde iş görmeye mecbur edildikleri günümüz egemenlik sisteminde, siyasal partilerin güçleri ve siyaset üretmedeki konfor alanları sınırlıdır. Bu yüzden de işleyişi ve kapsamı yönünden demokrasi, Küresel Egemenlik Sistemi’nin büyük ölçüde kontrol ettiği ve topluma nefes aldırdığı bir alan olmanın yanı sıra, toplum kesimlerinin yarınlara dönük umutlarının canlı tutulduğu en temel ve en önemli yönetsel araçtır. Bu bağlamda, denebilir ki gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerdeki parlamentolar, küresel güçlerle farklı toplumsal kesimlerin büyük ölçüde uzlaşı alanlarıdır. Bu düzende hükümet edenlerin ve muhalefette olanların yetkilerinin sınırları ve sorumlulukları önceden bir mutabakatla belirlenir. Geride bıraktığımız iki yüzyıl boyunca ortaya çıkan büyük olaylar göstermektedir ki, dünya bambaşka bir yerdir ve açık ya da gizli biçimde büyük güçlerin yönetimi altındadır. İşte bu yüzden, varsayılan dünyada, küresel güçlerin öngördüğü uzlaşma ve anlaşmalara uymayanların, söz konusu alanlarda temsil edilmesine kolay kolay izin verilmemektedir.  Diğer yandan muktedirlerin düzeni son bulmadıkça, bu düzen cılız ve zayıf düşmedikçe ve iktidar tüm kesimlerle paylaşılmadıkça onların, yani muktedirlerin izin verdiği ve kontrol ettiği yapılarla demokrasi mücadelesi, esas amaçlar yönünden sonuçsuz ve etkisizdir. Hatta zaman kaybıdır ve hedef kararttığından gereksizdir. Keza egemenlerin topluma dayattığı tüketim anlayışı değişmedikçe, oburca sanayileşme ve zenginleşme hırsı, para tutkusu engellenmedikçe düzenin dümen suyundakilerle demokrasi mücadelesi vermek, gölge oyunu olduğundan anlamsızdır. Köşeli, net ve keskin bir cümleyle ifade etmek gerekirse, küresel güçlerin paraya ve mülkiyete bağlılıkları kontrol altına alınmadıkça, onların kavramlaştırdığı demokrasinin, toplumların hayatında, en azında içeriğine ve sözlüklerdeki anlamına uygun olarak yer bulması mümkün değildir.

İnsanı toplumsal değerlerin öznesi olarak gören, daha iyisini ve daha insancıl olanı amaçlayan, kendilik süreçlerini besleyen siyasal nitelikli demokrasi mücadelesi, net ve açık bir mücadele zemininde daha sağlıklı gelişir. Temel içerikleri itibariyle ilerletici ve geliştirici süreçlerin bileşenleri olan kavramların, demokrasi mücadelesine dâhil edilmesinin, hal ve hareketlerin, insanlığa mal olmuş her türlü ortak değerlerin nihai amacı, daha ileri ve daha iyi bir düzen yaratmak olmalıdır. İleri bir demokrasi için yürütülen mücadelenin kendisi de ileri olmak zorundadır. Bu nedenle de demokrasi arayışı ve demokrasi cephesi, Küresel Egemenlik Sistemi’ne teslim olmayan kesimler arasındaki iş birliğiyle elde edilebilir. Hakeza anılan kesimlerin sürekli ve aralıksız olarak birlikte hareketiyle ve demokrasi bilincini içselleştirmesiyle bu mümkün olur. Yukarıda da belirtildiği gibi demokrasi talep edilmez, demokrasinin kendisi olunur. Önce bütün yapılar demokratikleşirse ve her hücreye demokrasi nüfuz ederse işler daha kolay yoluna girer. Sonra da demokrasi güçleri diye bir kavram, yeni ve etkili bir söylem ortaya çıkar. Çizgileri belirgin kılacak şekilde söylemek gerekirse ister mutlaklaştırılsın ister amaç sayılsın ister araç kılınsın ister herhangi şeyin basamağı yapılsın, demokrasi kavramı anılmaksızın, demokrasi mücadelesinin içeriğini, niteliğini, hedefini ve bağlaşıklarını tartışmak imkânsızdır.

Bir kez daha net ama tartışmaya açık bir ifadeyle söylemem gerekirse ne yazık ki başta siyaset ve ekonomi olmak üzere, bu iki temel alana bağlı her şey, egemenlerin boyunduruğu altındadır. Kuvvetle muhtemel egemenler istediği kadar, bu alanlar özgür ya da kısıtlıdır. Egemenlere ne kadar yakın ve ne kadar uzak durulduğu gerçeği, tabloyu baştan aşağı değiştirir. Keza alana ve alanın kendisine ait kavramlar konusundaki istek ve iradeyi, başarma ve başarmama halini, kendi olma ve payanda olma arasındaki tercihi etkiler ve belirler. Çıkar odaklı dayanışmalar, belli sınırları ve kırmızı çizgileri olan duygu ve düşünce bağlılıkları, birlikte hareket etme fikri, müşterek eylem programı, siyasi yelpazenin benzer yerlerinde konumlanma, ortaklaşma ve iş birliği alanlarını hem çoğaltır hem de ilgili yapıların daha esnek tutum almasını sağlar.

Küresel Egemenlik Sistemi, bir toplumdaki iktidar amaçlı örgütlü mücadelenin tümünü hedef alır. Nihai amacı ne olursa olsun, düzen dışı her hareket, düzen dışı her etkinlik, anılan sistemin gözetimi altındadır ve müdahalesine açıktır.

Diğer yandan demokrasi mücadelesi, devrim kavramı ilişkisi, tarih boyunca egemenler açısından korkutucu olmuştur. Hakeza demokrasi mücadelesi, hâkim sınıfın örgütü olan devleti düzenleme amacına dayanan karşıt konumdaki güçler arasındaki mücadelenin en önemli evrelerinden olduğundan, her zaman iktidardakileri ve dolayısıyla egemenleri ürkütmüştür.

Kimin öncülüğünde olduğuna ve neyi amaçladığına bakılmadan, demokrasi mücadelesini, kavramlaştırmak ve anlamlandırmak kolay değildir. Demokrasi adına sürdürülen zorlu çabanın kim ya da kimlerin öncülüğünde olması, demokrasi mücadelesine katılan sosyal güçlerin tümü bakımından iktidar perspektifine bağlı kalmayı zorunlu kılmıyor, aksine anılan mücadele, birçok kesim için farklı içerikler taşıyor ve ayrı boyutlarda sürüyor. Doğru ve gerçekçi verilerin elde edildiği bir toplumda, köklü bir değişim ve dönüşüm durumu mevcutsa demokrasi mücadelesinden beslenen iktidar mücadelesi devam eder. Bu koşullarda olan ve ezilen toplumsal kesimlerin, marjinallerin (uçta olanların), dezavantajlıların mücadelesi, demokrasiye karşı değil, tersine onu ilerletici ve güçlendiricidir. Bir toplumda demokrasiyi derinleştiren, temelden besleyen, onu köklü ve esaslı bir şekilde sağlamlaştıran her türden değişim ve dönüşüm, yerinde ve yapıcıdır. Söz konusu olan daha ileri bir toplumsal düzen olduğundan, salt bir amaca dönüşse bile demokrasi mücadelesi ilericidir.  

Hatırlatmak gerekir ki, demokrasi mücadelesinin çok çeşitlilik kazandığı ve çok fazla içerik üzerinden şekillendiği bugünkü düzeyine gelmesi, insanlığın ortak çabasıyla sağlandı.  Hakeza geldiği seviye, karşıt toplumsal güçlerin mücadelesine bağlı olarak aşamalı biçimde, çetin şartlarda ve zorlu mücadele ortamında oluştu.

Oy kullanma hakkı da dâhil pek çok alanda, geçmişten günümüze devam eden bu mücadelenin belirgin eserleri mevcuttur. Sadece servet sahiplerinin, elitlerin oy kullandığı günlerden bugünlere gelen insanlık, imbikten damıtırcasına haklar elde etmiş ve bu hakları kazanma ve koruma yolunda, nice bedeller ödemiştir. Hakeza belli bir zümrenin elinde olanların, tüm vatandaşları kapsayacak biçimde yaygınlaşması, sorunlu ve sıkıntılı olmasına karşın herkese düşünce özgürlüğünün tanınması, giderek kuvvetler ayırımı ilkesinin benimsenmesi, ülkede denetleyici özerk kurumların oluşması gibi bir dolu şey, insanlığın ortak emeğinin ürünüdür. Bunun gibi örgütlenme, sendikalaşma ve benzeri hakların kazanılması ile oluşan bugünkü çağdaş demokrasi ve özgürlük ortamı, ancak uzun erimli ve sabır gerektiren mücadele sonunda gerçekleşebilmiştir. Son tahlilde denebilir ki demokrasi mücadelesinin ilerlemesini, demokrasi alanının genişlemesini sağlayan motor güç, toplumdaki paralel yapıların, sosyal ve siyasal güçlerin kendi arasındaki yakınlıkları ve verdikleri ortak mücadeleleridir. Siyasal tercihler nedeniyle değişik biçimlerde tanımlanan demokrasiler ve sosyolojik açıdan farklı görünümdeki demokrasiler, toplumsal güçler arası mücadele sürecinde kazanılan bütün hakların verili zamandaki evreleridir. Anılan bu mücadele boy verip yükseldikçe ve yaygınlık kazandıkça demokrasi de muhteva kazanarak gelişir.

Açık ki şu ya da bu hedeften bağımsız olarak verilen demokrasi mücadelesi, belli düzeylerde de kalsa, kısmen de olsa toplumlara, emekçi halk yığınlarına yaramaktadır, genel olarak demokratik ortama derinlik ve genişlik sağlamaktadır. Toplumsal güçler arasındaki mücadele sürecinin farklı aşamalarında kazanılan daha ileri düzeydeki haklar ve özgürlüklerin toplamı, ulaşılan evrenin düzeyine özgü, ya çağcıl demokrasi ya ileri demokrasi ya da gelişmiş demokrasidir. Bu nedenlerle demokrasi mücadelesi ve demokratik gelişme, aralıksız biçimde devam eden bir süreçtir.

Öte yandan demokrasi mücadelesi, gerçek hedef ve amaçları karartmadan demokratik ortama geçişin aracı da kılınabilir, salt bir amaç olarak da görülebilir. Sınıf temelli ve iktidar hedefli olan siyasal anlayışın demokrasi mücadelesine bakışı ve demokrasi güçleriyle ortaklaşması, sadece özgürlük ve demokrasi talebi olanların demokrasi mücadelesi anlayışıyla pek çok şartta bir ve aynı değildir. Öyle anlaşılıyor ki amaç ve araç yönünden demokrasi mücadelesi, nasıl ki birbirinden ayrıysa ve aynı çatı altında sürdürülemiyorsa iktidar hedefi ve demokrasi mücadelesi de artık aynı çizgi içinde devam ettirilemiyor. İfade özgürlüğünü ve temel hakları merkezine alan bir demokrasi mücadelesinin, toplum kesimleri bakımından demokratik haklar hiyerarşisi kurmanın önemli aracı olduğundan ve bu uğurdaki bir adıma işaret ettiğinden şüphe duymamak gerekir.

Hollandalı filozof Baruch Spinoza, içi doldurulmadıkça demokrasi kavramının bir sözcük olduğunu bize telkin ediyor. Gelinen aşamada modern düşünüş tarzı, siyaset ve yöntem bilimini de kullanarak demokrasi kavramının içini modern algılarla dolduruyor ve onun sınırlarının neler olduğunu belirliyor. Hiç kuşkusuz ve elbette ki bu, modern yapılanmaya özgü güç ilişkileri üstüne oturan bir meşrulaştırma çerçevesinde yapılıyor ve böylece modern demokrasi düşüncesi, bu güç ilişkilerini sarıp sarmalayarak gelişip genişliyor. Daha farklı ve döneme özgü bir bakış açısıyla demokrasi mücadelesi, gerçek hedef ve amaçları karartmadan sürdürülmelidir diyen Lenin, demokratik görevler, demokrasi mücadelesi gibi konularda partilerin ve partililerin tutumuna vurgu yapıyor. Bu bağlamda benzer amaçlara yönelen ve profesyonel devrimcilerden oluşan partilerin birleşmesi şart cümlesini kuran Lenin, “Yalnızca politik mücadele ilkelerini tutarlı uygulayan ve demokrasi bayrağını yükseklerde tutan ortak bir parti organı mücadeleye istekli tüm demokratik unsurları saflarına çekmeyi ve Rusya’nın bütün ilerici güçlerini politik özgürlük uğruna kullanmayı başarabilir,” diyor. Lenin’e göre ancak böylesi bir temelde kurulan ve sıkı örgütlenen bir parti ya da koalisyon veya ittifak, ancak muazzam bir politik güç ve demokrasi bayrağını yükseklerde tutan bir odak olabilir. (Hemen belirtmek gerekir ki Lenin’in demokrasi istemi amaç değil, araçtır. Geçicidir ve döneme özgüdür.)

Ara başlığın sonuna gelirken son söz yerine geçen iddialı birkaç cümle kurmaktan kaçınmayacağım: Hukuk ve yasalar karşısında eşitlik olmazsa demokrasi de olmaz. Hatta egemenlerin söylemlerine ve kurumlarına karşı mesafe konulmadıkça sağlıklı ve etkin bir demokrasi mücadelesi verilemez.

Çok katmanlı bir toplumda, devlete egemen güçlere, dolayısıyla Küresel Egemenlik Sistemi’ne karşı, salt demokrasi için mücadele eden sosyal güçlerle daha iyisi uğrunda mücadele eden güçlerin yakın hedefleri, kavramın kendisi sadece geniş halk kesimlerine ait olmasa da her zaman ileri bir demokrasi olmalıdır.

 

Örgütlenme, Örgütsel Durum ve Örgütlenme Çalışmaları**

Örgütlenme alanı üzerinde konuşulunca, görüşlerine katılıp katılmamaktan bağımsız olarak Lenin’i anmaksızın ve onun düşüncelerine başvurmaksızın ilerlemek, esaslı ve sağlıklı değerlendirme yapmak sanırım olanaksızdır. İnsan biraz olsun konuyu incelemek ve araştırmak isteyince bu konudaki kaynak sıkıntısını ve durumun zorluğunu anlıyor. Denilebilir ki Max Weber ve Lenin’in yazdıkları dışında, çok kapsamlı ve derli toplu bir kaynak bulmak, konuyu etraflıca analiz eden bir makaleye rastlamak neredeyse samanlıkta iğne aramak gibi zor bir uğraştır. Bu yüzden de ve konuya Lenin’in Örgütlenme Üzerine adlı eserinin girişindeki cümlelerle başlamak, örgütlenme alanının tam olarak ne olduğunu anlamak için kaçınılmaz oluyor. “Son yıllarda Rusya sosyal demokratlarının karşısına çıkan ne yapmalı meselesi özel bir önem taşıyor. Bu mesele, (seksenlerin sonlarında ve doksanların başlarında olduğu gibi) hangi yolu seçmemiz gerektiği meselesi değil, bilinen yolda hangi pratik adımları atmamız gerektiği ve bu adımları nasıl atacağımız meselesidir.  Bu da, pratik çalışmanın sistemi ve planı meselesidir. Kabul edilmelidir ki, pratik faaliyette bulunan bir parti için temel bir mesele olan, mücadelenin niteliği ve metotları meselesini henüz çözmüş değiliz; bu durum da hâlâ, ortaya acıklı bir ideolojik tutarsızlık ve yalpalama çıkaran ciddi görüş ayrılıklarına yol açmaktadır. Bir yandan, henüz yok olmamış bulunan ekonomist akım, siyasi örgütlenme ve ajitasyon (kışkırtma) çalışmalarını kösteklemeye ve daraltmaya çabalıyor. Öte yandan, ilkesiz eklektizm kafasını yeniden uzatıyor, her yeni akımı taklit ediyor ve acil talepleri, bir bütün olarak hareketin temel görevlerinden ve sürekli ihtiyaçlarından ayırt edemiyor. (…) Eğer şartlar yirmi dört saat içinde değişirse, taktiğin de yirmi dört saat içinde değiştirilmesi gerekir.” Lenin, bilinen herhangi yolda, hangi pratik adımların atılması ve bu adımların hangileri olması gerektiğini, hangi yolun seçilmesinden daha önemli olduğunu belirtiyor. Lenin, dolaysız bir şekilde eyleme geçmek ve Rusya’daki istibdadı (Monarşi, despotizm) yerle bir etmek için güçlü örgütlerden; kitleler arasında geniş çapta devrimci siyasi ajitasyondan, demokratik mücadele araçlarının hayata geçirilmesinden, ardı arası kesilmeyen çağrılardan söz etmektedir. İster devrimci ilkeler ister siyasi hedefler bakımından artık ne kadar fazlası yapılabiliyorsa, siyasi niteliği belli olan talepler manzumesinin halk yığınlarının ortak talebine dönüştürülmesi için güçlü partilere, siyasal odaklara ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır. Sürüp giden anarşist önerilere, zamansız ve anlamsız protesto ve eylem çağrılarına itirazı olan Lenin, devrimci ve dönüşümcü özüne rağmen makul olana, amaçlar uğrunda atılan adımların sağlıklı olmasına özen gösteriyor. Çünkü insan doğasına uygun olarak, her yeni akımı taklit etmenin ve acil talepleri, bir bütün olarak hareketin temel görevlerinden ve sürekli ihtiyaçlarından ayırt edememenin örgütsel faaliyetleri olumsuz yönde etkilediğini biliyor.

Öyle zannediyorum örgüt kavramı ve örgüt kültürünü ele almadan, örgütlenme konusunu esaslı bir şekilde incelemek olanaksızdır. Kanımca bunun için örgütün tanımını yapmak gerekir. Örgütün sözlük tanımı kısaca şudur: Ortak bir amacı veya işi gerçekleştirmek için bir araya gelmiş kurumların veya kişilerin oluşturduğu birlik, teşekkül, teşkilat demektir.  Bir kuruluşa bağlı alt bölümlerin bütününe de örgüt ya da örgüt ağı denir. Başka bir biçimde daha ifade etmek gerekirse örgüt, insanların bir takım amaçlar ve değerler uğruna ortaya koydukları bir anlaşmayı ve birlikteliği içermektedir. Aynı zamanda örgüt, insanın günlük yaşantısının içinde bulunan bir olgudur. Ulusal ölçekli ve çok uluslu siyasi, askeri, ticari ve ekonomik örgütler ve bu örgütler içinde gruplar vardır. Günümüz sosyal yaşantısında da ekonomik, politik, askeri ve benzeri örgütlerde değişik gruplarla karşılaşılır. Ayrıca denebilir ki insanın kendisini içinde bulduğu ilk örgüt ailedir. Örgütlenmek kavramı da özetle şu demektir: İnsanları veya işleri örgütlü duruma getirmek, teşkilatlandırmak veya herhangi bir amacı gerçekleştirmek için insanları bir araya getirmek, organize etmektir.

Jean Baudrillard, Nesneler Sistemi adlı eserinde, “Tekniğin egemenliği altında bulunan bir dünyada nesnel bir görünüme sahip olmaya çalışan şeylerin örgütlenme biçimleri her zaman için güçlü bir özendirme ve baştan çıkartma aracı olmuştur. Bunun en güzel örneği toplumsal örgütlenme biçiminin gerisinde yatan saplantı, yani dekorasyon arzusunun gerisinde bulunan her şeyin birbiriyle iletişim halinde, işlevsel olmasını sağlama çabasıdır. Bu toplumda artık sırlara, gizemlere yer yoktur; her şey belli bir düzene boyun eğmeli, yani açık ve seçik olmalıdır,” diyerek örgütlenme kavramına, ezberleri aşan bir yerden hatta şok edici bir çerçeveden bakıyor, anılan kavrama sıra dışı bulduğumuz ve alışık olmadığımız pencereler açıyor. Kiminin abuk sabuk bulduğu bu görüşler, aslına bakarsanız hangi zaviyeden baktığımıza göre değer görmekte, kıymet bulmaktadır. Hatta Baudrillard, sadece insanların değil nesnelerin de örgütlendiğini hatta nesneler üzerinden insanların esir alındığını, algılarla insanların düşünce yapılarına hükmedildiğini ileri sürmektedir.

Diğer yandan İngiliz romancı Anthony Burgess, Otomatik Portakal adlı eserinde, Fransız sosyolog Jean Baudrillard’tan çok başka ama benzer marjinal (sıra dışı) çerçevede düşünerek, Bazılarımız anadan doğma savaşçıyızdır. Özgürlüğümüzü korumak gerek. Benim için siyasi partiler önemli değildir. Nerede bir kötülük görürsem ona karşı çıkarım. Parti adlarının bir önemi yoktur. Özgürlüktür önemli olan. Halk, özgürlüğü için başkaldırmaz, direnmez. Bir lokma ekmeğe, bir kaşık çorbaya değişir özgürlüğünü. Bunun için onların altına ateş yakmak, haklarını aramalarını sağlamak gerekir. (…) Bütüncül yönetimleri yıkıp, özgürlük ve mutluluk içinde yaşamalarını ancak biz düşünürler sağlayabiliriz onlara...” demektedir.

İster Baudrillard ister Burgess çerçevesinden bakalım ister her ikisini de reddedelim örgütlenme, bir şekilde insanı özne yapan, insana görevler tevzi eden bir yaşam alanı olduğu gerçeğini sürekli gözler önüne sermektedir. Bu nedenlerle en genel manasıyla örgütün, insanlardan ve onların eşgüdümlü eylemlerinden oluşur şeklindeki tanımı, kanımca örgüt kavramına dair en kapsamlı yaklaşım ve en doğru açıklama olur. Örgüt bir yandan hiyerarşisi ve aşağıdan yukarıya doğru bir ilişki zinciri bulunan çıkar ortaklığı ve mücadele birliğidir. Bir yandan iş bölümü, işlevlerin belirlenmesi, yetki ile sorumluluğun basamaklar yoluyla açıkça anlaşılır bir duruma getirilmesi, ortak bir amacın gerçekleştirilmesi için kişilerin faaliyetlerinin akılcı bir biçimde koordine edilmesi sürecini içerir.

Açıkçası günümüz uluslararası ortamında ve müesses düzenin egemen olduğu sistemde, öznesi insan olan alanla öznesi nesne olan alanı, insanı nesne kılan ve nesneyi insan yerine koyan süreçleri birbirinden ayırt etmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Hakeza özne ve nesne, toplumları zapturapt altına almak amacıyla aynı torbadadır ve hiç olmadığı kadar iç içe geçmiştir. İkisi birden araçtır, nesnedir, öznedir ve biri diğerinin benzeridir, biri diğerinin yerine ve yerindedir. Öyle ki, insan dışında kalan her şey, insan kadar önemli hale gelmiştir, getirilmiştir.

Bu bölüme ilişkin son cümle yerine belirtmek gerekirse söz konusu alandaki çalışmaların kısırlığına rağmen, örgütlenme sorunundan bağımsız veya anılan sorunla ilişkili olarak örgüt ve örgüt yönetimi konusunu inceleyen çok sayıda makaleye rastlamak mümkündür. Mevcut makalelerden ve yapılan çalışmalardan geniş çapta istifade etmek ve daha güncel ve pratik olana odaklanmak belki gelecekte bir ihtiyaç olabilir. Söz gelimi başlı başına ve uzun uzadıya örgütlenme başlığını şematik boyutlarıyla beraber tartışmak isteyeceğim bir başka yazıda, bunlar ele alınabilir ve etraflı bir çalışma yapılabilir.

 

Örgütsel durum ve örgütlenme çalışmaları

Örgütlerin genel durumu ve örgütlenme çalışması, siyasal yapıların karar alıcı heyetlerinin irade güçlerini, tercihlerini, eylemlilik düzeylerini, çalışkanlık, kararlılık ve tutarlılık gibi insani niteliklerden sayılan özelliklerini yansıtır. Elbette örgütsel kültürün de bu süreçlerin oluşmasında rolü büyüktür. Örgütlenme Üzerine adlı eserinde, bir bütün olarak, örgütün yapısı, kadro kalitesi, zamanın ruhu ve yönetici grubun uyumu konusunda açık ya da dolaylı görüşler ortaya koyan Lenin, “Özel bir meseleye ilişkin olarak ajitasyon taktiği ya da parti örgütlenmesinin belli bir ayrıntısına ilişkin olarak taktik, yirmi dört saat içinde değiştirilebilir; ama ancak hiçbir ilkeden nasibini almamış kimseler, kitleler arasında bir mücadele ve siyasi ajitasyon örgütünün -sürekli ve mutlak- gerekliliği konusundaki görüşlerini yirmi dört saatte ya da bu durumda yirmi dört ayda değiştirebilirler. (…)bir mücadele örgütünün inşası ve siyasi ajitasyonun yürütülmesi, her şart altında ve devrimci ruhun zayıflaması ne kadar belirgin olursa olsun her dönemde esastır. (…) Parti bir anda faaliyete geçebilmek için hazır durumda olmalıdır. ‘Yirmi dört saat içinde taktiği değiştirin!’ Ama taktiğin değiştirilmesi için önce ortada bir taktiğin bulunması gerekir. Siyasi mücadeleyi her durumda ve her şart altında yürütebilecek güçlü bir örgüt olmadan, sağlam ilkelerin aydınlattığı ve kararlılıkla uygulanan sistemli eylem planı diye bir şey söz konusu olamaz; çünkü taktik denince akla gelen budur,” demektedir. Partili mücadelede birçok şeyin önemine vurgu yapan Lenin, günümüzden yaklaşık 120 yıl önce, zaman ve zeminin, kararlılık ve tutarlılığın, kitlelere güven vermenin ve şartlara uygun davranmanın altını çizmektedir.

Modern dönem örgüt yönetimi anlayışında, işler yolunda değilse bir şeylerin değişmesi gereği konuşulur. Kadrolar her an buna açıktır ve tartışma kültürü, karar alıcı grup için önemli bir yönetimsel parametredir. Örgütlenme süreci şu ya da bu aşamada eksik parçaları bulmayı, aksayan yerleri, yanları ve yönleri onarmayı, iyileştirmeyi ve tamamlamayı gerektirir. Bir şeyleri değiştirme iradesi, program ve tüzük gibi kimi özel şartlar dışında, baştan aşağı bütün süreçlerin gözden geçirilmesi istenciyle birebir aynıdır. Önüne salt iktidar ya da muhalefet olma görevi koyan örgüt, ya mutlak şekilde uluslararası denkleme girip bu ya da şu oranda, orada söz sahibi olmalı, ya hiçbir şekilde mevcut düzenin bir parçası olmadan tek başına bir odak olmayı amaçlamalıdır. İki temel çizginin arasında kalan seçimlerin hepsi başkalaşma ve yön kaybetme tehlikesi içerir. Her iki durumda da taban tavan ilişkisi zedelenir. Lenin’in ifadesiyle durgun ya da barışçı, her dönemde, bir anda faaliyete geçebilmek için parti örgütleri hazır durumda olmalıdır. Ayrıca yazının devamında, yirmi dört saat içinde taktiği değiştirin! Ama taktiğin değiştirilmesi için önce ortada bir taktiğin bulunması gerekir, biçimindeki özlü paragrafı kuran Lenin, siyasi mücadeleyi her durumda ve her şart altında yürütebilecek güçlü bir örgüt olmadan, sağlam ilkelerin aydınlattığı ve kararlılıkla uygulanan sistemli eylem planı diye bir şey söz konusu olamaz, diyor. İster görüşlerini benimseyelim ister eleştirel yaklaşalım ister karşısında duralım, genel politik çizgisinden bağımsız olarak belirtmem gerekir ki Lenin, örgütlenme konusundaki tartışmayı kolaylaştırmaktadır. Zira örgütlenme üzerine özlü ve esaslı fikirler ortaya koyan ender isimlerdendir.

Kesin, net ve köşeli bir ifadeyle söylemek gerekirse, politik bir yapıda örgütsel durum neyse, örgütsel çalışma da ona iz düşer. Çünkü partiler, oldukları kadar görünürler ve varlık gösterirler. Kitlelerle bağları oranında denklemin içinde yer alır, siyaset sahnesinde kalırlar. Hakeza hedefleri, kapasiteleri ve faaliyetleri oranında ihtiyaç olmaya devam ederler. Elbette karar verici grubun, parti çekirdeğinin de bunda, partinin niteliğinde ve niceliğinde önemli bir rolü vardır. Bu yüzden de tek tek parti kadroları, ya partinin ihtiyaçlarına özne olacak şekilde bir patikada yürüyecekler ya genel siyasal ortamın öznesi biçiminde hareket edip sisteme dâhil olacaklar. Karar alıcı grubun bu iki yol arasındaki tercihi, partinin örgütsel durumuna ait her şeye dair verilen bir cevaptır. Zira karar verici grubun veya karar organının genel görüntüyle, hal ve gidişle doğrudan ilişkisi vardır. Anılanların iradesi, isteği, inancı, donanımı, planlı ve programlı olup olmadığı, iş birliği bilinci, içtenliği, örgütsel kültüre dair kaygıları, politik yapıların geleceği ve istikameti için büyük ölçüde belirleyicidir. Aynı zamanda genel sorunlarla yerel sorunlar ve genel yönetimle yerel yönetim arasındaki bağın örtüşmesi, genel ve yerel düzeyde karar alıcıların iradesinin, birebir aynı olmasa da önemli ölçüde birbirine denk düşmesi gerekir. Ezcümle politik yapılar, özellikle partiler, gündem yaratmakla gündemlerin arkasından sürüklenmek, etkenlikle edilgen olmak arasındaki geniş sahada; örgütsel donanımlarına, kapasite ve çaplarına, örgüte dair kültürel kişiliklerine uygun bir yer tayin etmelidir, zemini demokratik ve şeffaf siyaset olan bir konuma oturmalıdır.

Biliyoruz ki benzer sorunlara ilişkin kendini tekrar eden ve benzerlik taşıyan öneriler yaparak ilerlemek, kısır döngü içinde devinmekten ve dar bir alanda dönenip durmaktan başka bir şey değildir. Örgüt bir ihtiyaçsa, örgütsel çalışma da aralıksız ve sürekli olması gereken bir görevdir. Örgütler iş beklemezler, iş uydururlar, iş yaparlar, iş, eylem ve etkinlik alanı yaratırlar. Zira örgütler sesini yükseltir, patırtı çıkarır, doğrultu ve yön çizerler. Hatta belli bir güce eriştiklerinde istikamet belirlerler. Bir yandan kararlı ve tutarlı bir bekleyiş içinde umutlarını korurlar bir yandan kitlelere, dezavantajlı kesimlere umut olurlar.

Somut durum ve somut sorunlar karşısındaki çözümler dışında, yapılması gereken önemli işlerden bir tanesi, verili çalışmak, veriler doğrultusunda programlanan ve önceden açıklanan adımlar atmaksa, diğeri de parti ödevlerini zamanında yapmaktır. Egemenlerin yapay gündem amacıyla bilinçli olarak kamuoyuna servis ettiği konular dışında kalan ve halkın sorunlarıyla ilgilenmeyi esas alan faaliyetlerin tamamı olumlu, gerekli ve siyasi parti örgütlerinin derdine deva işlerdendir. İş, eylem ve etkinlik türlerini çeşitlendirmek, daha çok insanla, daha çok program ve proje odağıyla daha çok alanda faaliyet sürdürmek hem bizatihi örgütlenme çalışmasıdır hem de örgütsel durumu görünür kılan, genişleten ve iyi yönde etkileyen önemli adımdır. Sahada olan ve sahada kalan politik yapıların; aksiyon almak, kendilerini inşa etmek, kendilerini yeniden yaratmak ve üretmek, süreçlerin asli parçası olmak gibi hayati alanlara karşı duyargaları muhakkak açık olmalıdır.  Özetle, parti doğasına ve hayatın olağan akışına iz düşen işlemlerin tümü, esas gündem kabul edilmeli ve buna uygun olarak 365 güne yayılan bir iş takvimi yapılmalıdır. Ara başlığa dair son cümle yerine ifade etmeliyim ki siyasal örgütlenmeler, temsil edici değil, araçsal bir tanıma sahip olmalıdır. Bu anlayışla ilerlemelidirler.

 

Mücadele iradesi olan politik kadrolar ve hazır bir örgüt için her hal ve şartta yeni bir atılım yapma olasılığı vardır

Bu konuya Fransız tarihçi François Mignet’nin kulak verilmesi gerektiğine inandığım bir vecizesiyle başlamak istiyorum: Olayları insanlar değil, insanları olaylar yönetir, diyen Mignet, dış koşullarla ekonomik ve sosyal şartların insanın hareket alanı ve hareket kapasitesi arasındaki ilişkiye değiniyor. Keza süreçlerin kurumsal yapılar üzerindeki rolünü ve etkisini dile getiriyor. Çevremizde olup bitenleri anlama ve kavrama çabasına, algılarla düşünce sistemi arasındaki bağa dikkat çeken Doğan Cüceloğlu, İyi Düşün, Doğru Karar Ver adlı eserinde, “Birbirinden farklı duyusal veriler beyinde bir araya gelerek örgütlenir, bir organizasyon oluştururlar. Algılama ile ilgilenen psikologların dikkatlerini çeken ilk şey, algının bir organizasyon, bir örgütlenme olduğudur. Dünyayı rastgele bir araya gelmiş gelişigüzel nesnelerin dizdiği bir çevre olarak görmeyiz. Bize gelen duyuları derler, toplar, organize eder bir anlam veririz,” diyerek örgütlenme kavramına, psikoloji alanından bakarak önemli bir pencere açmaktadır.

Öte yandan yasallıkla gerçeklik, yasallıkla eylemlilik ve olması gerekenler arasındaki ilişkiye değinen Max Weber, Toplumsal ve Ekonomik Örgütlenme Kuramı adlı eserinde, Günümüzde en çok görülen yasallık biçimi, yasallığa olan inanç üzerine, başka deyişle biçimsel olarak doğru olan ve kabul edilmiş usule göre yapılan kurallara uymaya hazır olma üzerine kuruludur,” diyor. Bu saptamasıyla Alman sosyolog Weber, cesurca tutum takınarak siyasal alanın, sadece yasallığı gözetmesinin yeterli ve doğru olmadığını vurguluyor. Böyle böyle meşruiyeti esas alan anlayışın, önünde sonunda yasal olanın, yasal anlayışın yerine geçeceğini öngörüyor. Zira toplumsal gelişmeler her zaman, her halde ve koşulda yasaların değişme sürecini tetikliyor.

Örgüt kadrolarının rolüne dair derinlik düşüncelere sahip olan Lenin, başta propaganda olmak üzere pek çok örgütlenme konusunun merkezileşmesini öneriyor. Bu yüzden partilerde karar alıcı grubun güçlü bir irade sergilemesi ve tutarlı davranması çok önemlidir. Propaganda, komitenin bütünü tarafından aynı anlayış içinde yürütülmeli ve kesinlikle merkezileştirilmelidir, diyen Lenin’in komiteden kastı şüphe yok ki karar alıcı gruptur, partinin üst yönetim organıdır. Örgüt yönetiminin tercihleriyle örgütsel süreçler arasındaki bağın önemini ortaya koyan Lenin, “Merkezin bütün hareket ve eylemleri eksiksiz bir şekilde görebilmesi, çeşitli parti görevlerini üstleneceklerin mümkün olan en geniş çevre içinden seçilebilmesi, bütün Rusya’daki benzer nitelikte olan bütün grupların (merkez aracılığıyla) birbirlerinin tecrübelerini öğrenebilmeleri (…)Tek kelimeyle, her durumda mutlaka ve hayati derecede gereklidir,” diyor.

Örgütlenme çalışmaları ve örgüt yönetimi konusunda ilkeli davranışı, tutarlılığı ve gerçekçiliği önemseyen Lenin, önemli bir parti içi tartışmada şunları söylüyor: “Meseleyi gerçekten bir gözden geçirelim: bugün bize, şu tarihi anın partimizi “yepyeni” bir meseleyle, şiddet meselesiyle karşı karşıya bıraktığı söyleniyor. Düne kadar “yepyeni” mesele, siyasi örgütlenme ve ajitasyondu; bugün ise şiddet. İlkelerini böylesine açıkça unutmuş kişilerin taktikte köklü bir değişikliği savunduklarını işitmek biraz garip değil mi?Siyasal süreçlerin en önemli öznesi olan bireyler, somut şartların, somut tahlilinden daha fazla siyasaldır, siyasal öğedir. Hiçbir nesnel durum, bir güç alanında temerküz eden insan öznesi kadar kuvvetli ve etkili bir yaptırım erkine sahip değildir. Anılan eserinde bireylerin rollerine değinerek benzer bir yaklaşımı savunan Alman sosyolog Max Weber, “Tek tek bireylerin yaşama ya da yaşamı sürdürme fırsatları için verdikleri kavgayı toplumsal ilişkilerin “çatışması” ya da ayıklanmasından ayırt etmek gerektiği açıktır,” cümlesini, cesaretle ve korkusuzca kuruyor.

Yazının sonuna doğru gelirken parti kapatma davaları bağlamında örgütlenme ve mücadele aracı perspektifleri konusunda birkaç şey söylemekte yarar görüyorum. Genel olarak parti tüzel kişiliğine dair süreçler hakkında, özel olarak da parti kapatmaları için belirtmek gerekir ki Türkiye ciddi ve önemli örneklerle, ibretlik gelişmelerle dolu bir hafızaya sahiptir. Elli yaş üzerindeki nüfusun tanık ve sahip olduğu bu hafıza, ne yazık ki Türkiye’nin siyasi partiler mezarlığı olduğu gerçeğini canlı tutmaktadır. Hal böyle olunca örgütlenme konusuyla ilişkisi nedeniyle parti kapatma davalarına ait kurulacak en önemli cümle, yönetici kadronun ve karar alıcı grubun süreçleri hızlı ve doğru okumasının yanı sıra, olabildiği kadar zamana ve zemine uygun olarak hızlı ve doğru hareket edebilmesidir. Nereden başlamalı, bir yoldaşa mektup ve devrimci maceracılık başlıklarında oluşan Örgütlenme Üzerine adlı eserinde Lenin, bir partinin yüksek ve hızlı örgütlenme kabiliyetini oldukça önemsediğini gösteren düşünceler kaleme alırken aynı zamanda, zaman ve zeminin de önemine değinmektedir.

Türkiye’deki politik süreç ve her türlü siyasal oyunun sahneleri gösteriyor ki Kürtler, genel iktidarın (uluslararası ve yerel egemen güçlerin) yeniden inşa sürecinin önemli bir parçasıdır. Kürtler; gâh gürültü ve patırtının argümanıdır, gâh her türden kötülüğün çıbanıdır, gâh içeriye ve dışarıya karşı görüntü vermenin öznesidir, gâh Türkiye’nin renkliliğinin veya zenginliğinin resmidir. Hakeza iç ve dış siyasette, hileyle yönlendirmede ihtiyaç duydukları daha başka her şeydir. Konuya bu pencerelerden bakıldığında, Kürdistan kimlikli partiler hakkında açılan davalar, siyaset ve demokrasi oyununun birer parçasıdır. Bugün kapatılma istemiyle gündemdedirler, yarın siyaset ve demokrasi ihtiyaçları gereği övünç nedeni sayılırlar. Yani Kürdistan isimli partilerin serbest siyaset yapması, özgürlükçü ve demokratik ortamın en önemli kanıtı olarak gösterilir.

Türkiye’deki siyasal gidişatı yakından izleyenler bilir ki, muktedirler tarafından gerek duyulduğu sürece yargısal karar geri bırakılır ve en nihayetinde partiler bir şekilde faaliyetlerini sürdürürler. Söz konusu partiler, iç siyaset ihtiyaçları gereği kapatıldığında da önceki kapatma davaları sonrasında olduğu gibi, partiler yeni isimlerle ve aynı kadrolarla yollarına devam ederler. Konuya değinmişken belirtmem gerekir ki, Kürdistan isimli partilerin adına izin vermek de, parti adına ve programına itiraz etmek de aynı amaca matuftur. Amaç kamuoyunu ve bir kısım Kürtleri oyalamak, kontrol edebildikleri bir alanda tutmak ve istedikleri tarafa dikkatlerini yöneltmektir. Aynı zamanda 4 parti ve tabanını, yüzü bu partilere dönük olan kitleyi, yerel ve uluslararası duyarlı toplumu, suni bir gündemin etrafında konuşturmak ve meşgul etmektir. Yaklaşık 4 yıldır Kürdistan isimli 4 partinin AYM tarafından sözde kapatma istemli davası yürütülüyor. Kapatma istemi gündeme geldikten bu yana, yığınla çevre tarafından pek çok spekülasyon (kurgu) yapılıyor, orada burada, konuya dair çarpıcı haberler kamuoyunun dikkatine getiriliyor. Kürt kimliği üzerinden yürütülen hassasiyetlere ve kopartılan fırtınaya, anılan partiler üstünden böylece bilgi kirliliği de dâhil, birçok faktör konuşularak iç ve dış siyaset manevralarına katkı yapılıyor. Bu da parti kapatma sürecinin toplumdaki hassasiyetleri yöneten egemenlerin işi olduğunu ve onlar eliyle yönetildiğini gösteriyor. Denebilir ki olup bitenler; etnik kimlik, din, mezhep gibi hassasiyetler yaratarak, toplulukları böl, yönet politikasına maruz bırakarak yeniden süreçler inşa etmek isteyenlerin, dünyanın her tarafındaki uygulamalarıyla benzerlik içeriyor. Bunun gibi olaylar gösteriyor ki devletlerin düzeni, müesses nizamın ideolojik temelleri, siyasal sistemi kuşatan asker ve sivil otorite arasındaki güç dengesi, sivil toplum örgütlenmesinin ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki en büyük engelleri oluşturmaktadır. 

Egemen güçler tarafından ihtiyaç duyulmadığı sürece düzen dışı bir partiye; kimsenin kolay kolay dokunacağı yoktur. Hakeza örgütlenmediği, güç ve prestij (saygınlık) kazanmadığı müddetçe de durum böyledir. Bu yüzden kapatma istemli partilerin yöneticileri, karar alıcı gruplar, partilerinin kapatılıp kapatılmayacağından bağımsız olarak bir karar vermelidir. Ya partiler kapatılmayacakmış gibi daha çok gürültü kopartarak faaliyette bulunmaya devam edecekler ya partinin kapatılacağı varsayımı yönünde karar alıp partili mücadeleyi esas alan yeni bir yol haritası çizecekler.

Üzülerek ifade etmeliyim ki bunun dışında kalan diğer bütün yollar ciddi sorunlara yol açar. Egemenlerin yazdığı hikâyenin içinde kalmak ve yapay bir gündemle iştigal etmek zorunda kalmamak için, kanımca süratle ön almak gerekir. Bekleyip durmak, süreci uyutmak ya da unutmak veya mevcut haliyle bırakmak olsa olsa, partilerin kadroları yönünden en fazla bireysel çerçevede kalan çok sınırlı kimi kazanımlara imkânlar yaratır. Kısacası söz konusu olan partiler, işlerine bakmalı, bir şekilde yollarına devam edip örgüt ağlarını güçlendirmelidir. Aynı zamanda örgütsel bir güce ve siyasal bir odağa dönüşmek için yoğun bir çaba göstermelidir. Bir parti açısından belli sayıda örgüte sahip olmak; parti merkezleriyle il ve ilçeler düzeyindeki örgütleri, eylemlilik ve etkinlikler için önemli bir faktördür. Bu da örgütleri az çok içe sinen bir gelişim yoluna sokmak için kadroların iradesini kışkırtır. Hakeza sorunlu alanları olduğu kadarıyla iyileştirmek, bu bilinci ortaklaştırmak, partilerin tabanını diri ve dinamik tutmak, esas iş ve en önemli eylem planı olmalıdır. İster parti kapatma davalarına karşı tedbir ister örgütlenme ve mücadele aracını yeniden inşa etme yönünden olsun, her zaman yeniden mücadelenin perspektifleri vardır. CİA Che’ye Karşı adlı kitabında, Arjantinli yazar Froilan Gonzalez, Che Guevara’nın, “Örgütlenme zamanı geldi,” dediğini belirterek zaman kavramının altını çiziyor. Bu cümleden hareketle söylemem gerekirse, partiler açısından her an örgütlenme zamanı olmalıdır.

Gelinen aşamada ve bireylerin bilinç düzeyinin günümüzde ulaştığı boyutlarda, insanlar bir şekilde örgütleniyor. Keza çağdaş toplumlarda bireyler birbirlerinden kopuk olmak yerine, bir arada oldukları ve birlikte hareket ettikleri topluluklar oluşturuyor. İster toplumsallaşma ister kolektif hareket ister birlik ister güç birliği olsun, giderek yeni bir bilinç gelişiyor. Zira insanlığın ortak dağarcığında şu veya bu biçimde, bir grup içinde yer almayan bireylerin, kamusal yaşam üzerinde pek etkili olmadığı ya da olamadığı düşünüşü, her geçen gün biraz daha geniş yer kaplıyor. Yaygınlaşan bu düşünce tarzı, özgürlükler uğrunda, parti, dernek, sendika, vakıf, toplantılar, baskı grupları ve benzeri araçlarla hayata geçiriliyor. Şüphe yok ki bu tür birleşmeler hem belli özgürlükleri ve çıkarları korumanın hem de kamusal yaşama katılmanın ve yönetimsel organların içinde yer almanın en etkili araçlarıdır.

Konuya ilişkin son bir cümle kurmak gerekirse, öznesi insan olan örgütsel yapıların tamamı, insanı daha fazla nesneleştirmeden, insanın gücünü ve etkisini, insani değerler konusundaki duyarlılığını, insan etiğini, insan olma bilincini ve insana dair değerler şuurunu gözetmelidir. Hiç kuşku yok ki siyasetin de, sosyolojinin de, eğitimin de, örgütün de bilimsel faktörlerin yanı sıra en önemli öznesi insandır. Çünkü anılan kavramların doğasında ve hayatla kurulan olağan ilişkisinde insan vardır. 02.11.2021

(*) Eylemlilik, ittifaklar, hâkim güç, iktidar olgusu, demokrasi mücadelesi ve değerler alanını eleştirel bir yaklaşımla inceleyen sunum niteliğindeki yazımın demokrasi mücadelesi başlıklarından alınmıştır. Yazı, Deng dergisi için kısmen kısaltılmıştır.

(**) İlgili yazı, yukarıdaki dipnotta anılan sunum niteliğindeki çalışmanın devamı olarak 09.11.2021 tarihinde kaleme alınmıştır.

Deng Dergisi, sayı 125


YORUM YAZ