
Kürt meselesinde inkârda ısrar etmek tam bir siyasi körlüktür. Türkiye’nin yüz yıllık inkâr ve asimilasyon siyasetinin sonuç vermediği görmek için kafayı fazla yormaya gerek yok. Devlet katında hazırlanan yüzlerce rapor bu gerçeği teyit ediyor. Her şey bir yana, Kürtlerin millet olarak özgür ve eşit yaşama iradesi her geçen gün güçleniyor. Türkiye’yi yönetenler Kürt halkının özgürlük taleplerini görmek yerine hala onunla çatışmayı tercih ediyorlar. Toplamsal gerçekler ise onlarla çatışıp yok sayarak ortadan kalkmıyor. Bastırılan toplumsal enerji her keresinde birikerek daha sarsıcı bir şekilde karşınıza çıkar.
Kürt meselesindeki çözümsüzlükten kaynaklı kriz Türkiye’nin
nefesini kesmiş durumda. Türkiye’de yaşayanların yarısına yakını yoksulluk
koşullarında yaşıyor ki bu bir toplum için onur kırıcı bir tablodur. Gençler
umutsuzluk içinde, kadınlar kıtır kıtır katlediliyor her gün, gelecek korkusu
ve umutsuzluk toplumsal bir paranoyaya dönüşmüş görünüyor.
Türkiye’deki mevcut iktidar ve yandaşları bu gerçeği görmüyorlar
mı peki, gördüklerine şüphe yok. Ama muhtemelen şöyle bir hesap yapıyorlar;
Kürt meselesinin çözümünü olabildiği kadar ertelemek, günün sonunda ise en az “maliyetle”
bu işi kapatmak. Ne var ki bu yanlış hesap sorunun daha da büyümesine yol açtı.
Yüz yıllık erteleme ve çözümsüzlük mantığı Kürt meselesini katmerleştirerek çözümünü
daha da zorlaştırdı. Dün sadece biç iç sorun boyutundaydı, bugün Kürt meselesi
dört koldan Türkiye’yi zorluyor. .
Bir yıllık “Sürec”in
bilançosu
2024 yılı Ekim ayında Bahçeli’nin işaretini verip iktidarın
başlattığı “sürecin” üzerinde bir yıldan fazla zaman geçti. İktidarı söz konusu
inisiyatifi almaya zorlayan esas nedenin Kürt meselei olduğunu bilmeyen
yok. Ne var ki iktidar hep olduğu gibi
işin esasına değil, sonuçlarına odaklandı. Kürt meselesinin çözümünü masaya
yatırmak yerine, işin güvenlik boyutunu ön plana çıkardı. İktidar “Terörsüz
Türkiye” olarak tanımladığı süreci PKK’ye silah bıraktırmakla sınırlandırdı.
PKK’nin silah bırakmasına ise kimsenin bir itirazı yoktu,
olamazdı da. Çünkü silahlı çatışma ortamı en çok Kürtlere zarar verdi.
Kürt halkının yeni süreçten beklentisi esas olarak yüzyıllık
çatışma ve gerilime yol açan inkar siyasetini terk etmek ve Kürt halkının
ulusal demokratik temel taleplerini tanımaktı.
Ne var ki iktidar başta çizdiği çerçevede yoluna devam etti.
Geçen bir yıllık süreçte iktidar PKK lideri Öcalan ile bir dizi görüşme
gerçekleştirildi. Meclis bünyesinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve
Demokrasi Komisyonu yüzlerce grup ve şahsiyetten görüş aldı. Söz konusu bütün görüşmelerin sonunda
Komisyon 18 Şubat’ta bir rapor hazırladı. Süreçle ilgili yapılacak yasal
düzenlemeler için siyasi perspektif niteliğindeki raporda Kürt meselesinin
çözümüne ilişkin tek bir ifade yer almadı.
İktidarın muhalefeti ve DEM partiyi de katarak yayınladığı
rapor, Kürt meselesindeki inkar ve yok sayma siyasetinde ısrar edildiğini bir
kez daha ortaya koydu. Baştan beri sürece duyulan güvensizlik söz konusu
raporun içeriği görüldükten sonra iyice pekişti.
Gelinen aşama bir yönüyle şaşırtıcı olmadı. Çünkü son bir
yılda yapılan bütün anketlerde aşağı yukarı böyle bir sonucun çıkacağı öngörülüyordu. Yapılan
bütün anketlerde toplum silah bırakmaya evet diyor, ancak iktidarın Kürt
meselesi ve demokrasi konusundaki tutumuna güvenmediğini açıkça ifade ediyordu.
Sürece ilişkin
güvensizlikte Öcalan’ın etkisi
PKK’ye silah bıraktırmaya odaklanan iktidar işin başından
itibaren bu konuda İmralı’da Abdullah Öcalan’ı muhatap aldı. Bu anlaşılır bir
durumdu, çünkü örgütü üzerinde etkisi olduğu bilinen Öcalan’ın silah bırakma konusunda
kolaylaştırıcı bir rol oynayabileceğini öngörmenin anlaşılmayacak bir yanı
yoktu.
Ne var ki sorun bununla kalmadı. Abdullah Öcalan 27 Şubat
2025 tarihinde PKK’ye silah bıraktırmak için yaptığı çağrıda hiç ilgisi yokken
“ayrı ulus-devlet, federasyon, özerklik ve kültüralist çözümlerin” döneminin
kapandığı söyledi. Ardından da PKK’ye kendini feshedip “devlet ve toplumla
bütünleşme” çağrısında bulundu.
Gerçi Öcalan’ın yakalandığı 1999 yılından bu yana federasyon
dahil her türlü statüden vazgeçtiği biliniyor. 27 Şubat açıklamasındaki
belirlemenin farkı ise bunun devletin onayı ve beklentisi doğrultusunda
yayınlanmış olmasıdır. Öcalan daha sonraki açıklamalarında ve son olarak üç
kişilik Meclis Komisyonu heyetiyle yaptığı görüşmede Kürtler için devlet ve
statü istemediğini söylüyor; kooperatif, komün ve belediye ölçekli “demokratik toplum
modelini” Kürtler için yeterli görüyor.
Öcalan’ın Kürtler için statüden vazgeçme tutumu kişisel ya da
örgütsel bir politika değişikliğiyle sınırlı kalsa pek sorun olmazdı. Ancak
Kürt meselesinde çözümün bütün yakıcılığıyla gündeme girdiği bir dönemde
Öcalan’ın sergilediği tutum iktidarı büyük bir basınçtan kurtarmak gibi bir
işlev görüyor.
Daha kötüsü Öcalan’ın sergilediği tutum Kürt toplumunda
büyük bir güven yıkımı ve derin bir hayal kırıklığına yol açtı. Kürt halkının
yüzyıldır uğrunda mücadele verdiği ulusal özgürlük ve ulusal statü hedefi, son
40 yılda on binlerce insanın canına mal olan özgür Kürdistan ideali Öcalan’ın
yaptığı açıklamalarla inkar ediliyor ve hiçleştirilmiş sayılıyor. Öcalan’ın son
dönemdeki açıklamaları sadece Kürt toplumunun geniş kesimlerinde değil, onun
çizgisine gönül vermiş insanlarda bile derin şaşkınlık ve şok etkisi yaratmış
durumda.
İktidarın bütün iradi
müdahalelerine rağmen su yatağını bulacak
Türkiye’deki mevcut iktidar yüzyıllık geçmişi görmezlikten
gelebilir. Kürt milletinin varlığını inkar ve yok saymanın çözüm olmadığı
gerçeğini kabul etmemekte ısrar edebilir. Bu durum, iktidarın istediği her şeyi
yapacağı kudrete sahip olduğu anlamına gelmez. Güçlü bir toplumsal meşruiyete sahip bir
iktidarın ilgi alanındaki toplumsal gerçeklerle yüzleşmekten kaçınması için
hiçbir neden yok. Toplumsal gerçeklerle yüzleşmekten kaçışın gerisinde her
zaman bir zafiyet saklıdır. Dikkatle bakarsanız, tekçi zihniyetin her söyleminde saklanamayan
bir meşruiyet açığı görürüsünüz. Kürt meselesinde gösterilen ırkçı refleks ve
hezeyanların tonunda bile bir çaresizlik hali bulursunuz.
Egemen bir güç, toplumsal ve tarihsel gelişmelerin akışını
iradi müdahalelerle aksatabilir, ancak onun doğal seyrini durduramaz. Kürt
halkının özgürlük talebi, Türkiye halkının demokrasi ve onurlu yaşam mücadelesi
haklı ve meşru bir karaktere sahiptir. Bu mücadele er geç menziline ulaşacak.
Kürt halkının son dönemdeki gelişmelerden dolayı yaşadığı
şaşkınlık ve hayal kırklığı geçicidir. Doğru ile yanlışı birbirinden ayırması
çok zaman almaz. Elbet su yatağını bulacak.
Enseyi karartmak yok. Nice zorlu badireyi geride bırakan
Kürt halkı içinde bulunduğu karanlık tünelden de çok geçmeden alnının akıyla çıkmayı
başaracak.
28.02.2026
Bayram Bozyel
PSK Genel Başkanı