
ABD ve İsrail’in 28 Şubat tarihinde İran’a karşı başlattığı yoğun ve yıkıcı saldırıların ardından ABD ve İran arasında önce ateşkes ilan edildi, 22 Haziran tarihinde de taraflar bir mutabakat metnini imzaladı.
ABD ve İran arasında 60 gün içinde nihai bir anlaşmaya
ulaşmak üzere hazırlanan mutabakat metnini, Trump kendine özgü abartılı
ifadelerle “mükemmel” bir barış fırsatı olarak dünyaya duyurdu.
Söz konusu açıklamanın yapıldığı anda aklımda gelen ilk şey
“İran’la barış olmaz” başlıklı bir yazı yazmak oldu. Bu arada ben düşündüğümü
yazmaya fırsat bulmadan ABD ve İran arasında savaş yeniden kızışmaya başladı.
Yine de düşündüğümü yazmam için geç sayılmaz herhalde.
İran’la neden barış
olmaz?
1979’da gerçekleştirilen İran İslam Devrimi’nin kuruluş
felsefesi bölgesel yayılmayı öngörmektedir.
İslam devriminin yaşaması dışarda onun etki alanının genişlemesine
bağlanmıştır. Bunun yolu İslam devrimini sadece Ortadoğu’da değil, İslam
dünyasının tümüne ihraç etmektir. Teokratik rejim bu misyonu kendisine bağlı
milis/vekil güçlerle yerine getirmeyi benimsemiştir.
Direniş Ekseni’ni oluşturan Lübnan’daki Hizbullah, Yemen’de
Husiler, Irak’taki Haşdi Şabi ve Gazze’deki radikal unsurlar bu amaçla inşa
edilmiştir.
Söz konusu vekil aktörler, bulundukları ülkelerde (Lübnan,
Irak, Yemen) merkezi hükümetlerin otoritesini zayıflatarak devlet içinde devlet
gibi hareket etmektedir. Tahran
yönetimi söz konusu vekil güçlerle
adı geçen ülkelerde istikrarsızlığı derinleştirerek bu ülkelerde iç barışın
inşasını engellemektedir. İran’daki
radikal rejim gelinen aşamada kendine bağlı vekil unsurlarla Ortadoğu’ya bir
ahtapot misali çökmüştür.
İran’daki radikal rejimi bölge barışı için tehdit odağı hale
getiren sadece bu da değil. Tahran’daki İslami rejim esas olarak İsrail’e karşı
izlediği politikayla bölgesel barış için ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Teokratik Tahran yönetimi İsrail devletini “baş düşman-büyük şeytan” olarak
nitelendirerek onu ortadan kaldırmayı varoluşsal bir hedef olarak tanımlıyor.
Bunun anlamı, İran’ın kalıcı bir savaş stratejisi peşinde olduğunu açıkça ortaya
koyuyor.
Bölgesel barış ve istikrarı tehdit eden diğer bir unsur
İran’ın geliştirdiği nükleer silah programıdır. İran’daki yayılmacı rejimin
geliştirdiği nükleer silahı günün birinde ortadan kaldırmak istediği İsrail’e
karşı kullanacağı sır değil. Başka bir ifade ile İran nükleer silah programını
caydırıcılık amaçlı, kendini savunmak için değil, açıkça İsrail’i ortadan
kaldırmak için geliştiriyor. Bu durum tek başına İslamcı rejimi bölgesel barış
için ciddi bir tehdit odağı haline getiriyor.
Nükleer silahla İran’ın aynı zamanda bölge ülkelerini; Suudi
Arabistan, BAE ve diğer ülkeleri tehdit ettiği açıktır.
İran’ın bölgesel barış açısından yıkıcı faaliyetlerinden biri
de küresel ticaret ve enerji güvenliğini sabote temsidir. İran’ın Hürmüz Boğazı
üzerindeki askeri tehditleri ve Husiler aracılığıyla Kızıldeniz’de
gerçekleştirdiği saldırılar küresel enerji trafiğine ciddi bir tehdit
oluşturmaktadır. İran böylece
gerektiğinde küresel petrol ticaretini "rehin alma" stratejisini ideolojik
ve askeri bir koz olarak kullanmaktadır.
Bütün bunların anlamı şudur, İran’daki radikal rejim
açısından İslam devrimini ihraç etmek, İsrail’i ortadan kaldırmak ve bunun için
nükleer silah geliştirmek başta olmak üzere toyekun bir savaş yürütmek teolojik
ve varoluşsal bir hedeftir. Radikal rejimin kendi halkının özgürlüğü ve refahı
için yapacağı bir şey yoktur. O, varlığını dışarıdaki düşmanlara karşı ilan
ettiği savaşa borçludur. Dışarıdaki yayılmacı hedeflerinden ve savaştan
vazgeçtiği anda yıkılıp gitmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla böyle bir rejimle
diplomasi masasında, rasyonel yöntemlerle, diyalog ve görüşmelerle uzlaşmak
mümkün değildir.
Peki Amerika’nın bir İran
politikası var mı?
Hemen baştan söyleyelim; hayır. ABD, İran’a her hangi bir
devlet gibi yaklaşıyor. Onunla güç dengelerine dayalı, karşılıklı çıkar esaslı,
rasyonel kriterlerle uzlaşacağını ya da dize getireceğini varsayıyor.
ABD 28 Şubat’ta İran’a başlattığı saldırıyla tam olarak ne
istediğini hiçbir zaman ortaya koymadı. Trump, savaşın hemen başında Kürtlerle
kurduğu ilişkiyi sessizce rafa kaldırdı. Trump savaşın ilk döneminde Kürt
liderleri Mesut Barzani, Bafıl Talabani ile Mustafa Hicri ile görüşmüş, Doğu
Kürdistan’da peşmerge ile ortak bir askeri hareket gündeme gelmişti. O sırada Türkiye
cumhurbaşkanı Erdoğan’ın girişimiyle Trump Kürt planını bir anda rafa kaldırarak
istikrarsız profiline bir çentik daha ekledi.
28 Şubat’tan sonra ABD ve İsrail’in başlattığı saldırı dalgası
ardından İran’ın kurmay siyasi ve askeri yönetimi büyük ölçüde ortadan
kaldırıldı. İran’ın stratejik askeri merkezleri, hava savunma sistemi, enerji
altyapısı, nükleer program üniteleri, önemli alt yapı tesisleri büyük ölçüde
tahrip edildi. Trump, sabah akşam yaptığı açıklamalarında İran’ı askeri olarak
yendiklerini ifade etti.
Buna karşı Tahran’daki radikal rejim pes etmedi. Tersine
elindeki yaygın füze ve dronlarla ABD’in Ortadoğu’daki üslerine saldırmayı
sürdürdü. Dahası İran rejimi hedef büyüterek ABD’nin ilişkide olduğu bütün
bölge ülkelerini hedef tahtasına koydu. Füze ve dronlarının çoğunu da Kürdistan
Bölgesi ve Doğu Kürdistan parti kamplarına yöneltti. İran son olarak Hürmüz
Boğazı’ndaki trafiğe müdahale ederek dünya enerji ve tedarik zincirini rehin
aldı.
Bütün bu tablo karşısında ABD yönetimi Pakistan ve Katar’ın
aracılığıyla yürütülen görüşmeler sonucunda Haziran ayında İran’la bir
mutabakat imzaladı.
Trump yönetimi söz konusu mutabakatla İran’ı güya askeri
olarak yenmiş olduğunu iddia etti.
Oysa ortada ne ABD açısından bir zafer, ne de İran açısından
tam bir yenilgi söz konusuydu.
Savaşı başlatırken de, İran’la mutabakat imzaladığında da
Trump yönetiminin net bir planı olmadı. Trump yönetimi her zamanki anlık ve
perakende yöntemlerle olan bitenleri kendi kamuoyuna ve dünyaya yansıtmayı
sürdürdü. O, İran rejiminin karakteristik yayılmacı yapısını göremedi, onun başta
İsrail olmak üzere bölge ve dünya barışı için oluşturduğu tehdidin ciddiyetini
kavrayamadı. Elindeki dev askeri imkanlarla gerçekleştireceği şov niteliğinde
operasyonlarla İran rejimini dize getireceğini sandı. Oysa durum Trum’ın
gördüğünden farklıydı. ABD’in gerçekleştirdiği askeri saldırılarla yaralanan
İran rejimi daha da saldırganlaştı. Tümden yok edilemediği sürece Tahran’daki radikal
rejiminin saldırgan fıtratından vaz geçmesi düşünülemez.
Şu bir gerçek, aldığı bütün darbelere rağmen, Tahran’daki radikal
rejim yerinde kaldığı sürece, bölge
barışını ve istikrarını tehdit etmeye devam edecektir.
Mevcut çağdışı İran yönetimiyle barış olmaz, kimse kendini
kandırmasın.
21.07.2026
Bayram Bozyel
PSK Genel Başkanı